Ara

BENİ GÖRÜYOR MUSUN MADAM ŞOLOLO?

Bu, aslında hepimizin hayatını değiştiren kişiyi bulmasının hikayesidir. Kimliğimizi oluşturabilmek için çabaladığımız ve başkalarını örnek aldığımızın farkında bile olmadığımız yılların hikayesi… Düşünün; çocukken en çok kimden etkilenmiştiniz? Beyninize kazınmış, sizi takip eden cümle neydi? Benimkisi şuydu: “İyi ki insanların da köpekler gibi kuyrukları yok. Eğer olsaydı, kimseye onu seviyormuş gibi davranamazdık. Kuyruk sallamadığımız her an gerçek hislerimizi ele verirdik!”

İnsanlığın evrimsel süreci araştırıldığında, geçmişte sahip olduğumuz kuyrukların zamanla körelip yok olduğunu öğreniriz. Bunun sebebi artık ağaçlara tırmanmaya ihtiyaç duyulmaması ve kuyruğun iki ayağı üzerinde yürüyen bir canlıya yalnızca enerji kaybı yaratması olarak açıklanır. Bense çocukluğumda hayatımı değiştiren o cümle yüzünden kuyruğa ihtiyaç duymayışımızı çok daha farklı değerlendiriyorum. İnandırıcı yalanlar söyleyebilme ve toplum içinde duygularımızı saklama ihtiyacı duydukça, bizi ele verebilecek bir kuyruktan da kurtulmak istediğimizi düşünüyorum. Üstelik yapılan araştırmalara göre anne karnındayken var olan kuyruğumuz gelişimimiz ilerledikçe gövdeye oranla küçük kalarak sadece bir kuyruk sokumuna dönüşüyor. Dünyaya ve insanlığın iki yüzlülüğüne adapte olabilmek için saklanıyor. Bu arada kuyrukla doğan insanlar da var. Ama hepsi cerrahi müdahale ile duygu beyanatı eklentisi olan kuyruklarını aldırmayı tercih ediyorlar.

Hayatımı değiştiren cümleyi aslında çok korktuğum birinden duyduğumu da itiraf etmeliyim. “Madam Şololo”. Komik isim değil mi? Çocukken bu isim hepimize komik gelse de, hiçbirimiz onunla dalga geçemez, hatta kendi aramızda bile gülemezdik. Şimdilerde ise kimsenin onunla dalga geçemeyeceğini bildiği için bu ismi özellikle seçtiğini düşünüyorum. Büyükler de gerçek ismini bilmezdi. Tüm mahalle onu bu şekilde tanırdı. Madam Şololo ile ne zaman karşılaşsam her çocuk gibi yolumu değiştirirdim; bana bakınca içimi görebildiğini, ne hissettiğimi bildiğini düşünür, ondan çok korkardım. Ben de herkes gibi kendi derinliğimin gizli kalmasından yanaydım. Sırlarımın bir bakışta görülüyor olma düşüncesi beni tedirgin ederdi. Hepimizin Madam Şololo’dan korkma sebebi buydu, sırlarımızın görünebilme olasılığı…

Madam Şololo bizim mahallenin en saygın kişisiydi. Biri değerli bir eşyasını mı kaybetti; soluğu madamın yanında alır, birkaç güne kaybettiklerini bulurdu. Bir yakınınız mı öldü; madam öte alemle irtibata geçer, son sözlerinizi sevdiklerinize iletebilmenizi sağlardı. Geleceğinizi mi merak ediyorsunuz; madam size tüm olasılıklarıyla anlatırdı ve kesin anlatılanlardan biri başınıza gelirdi. İnanmayanların bile bir defa da olsa kendisini ziyaret etmişliği vardı. Zaten onunla tanıştıktan sonra, hele bir de yapabildiklerine şahit olunca inanmamak mümkün değildi. Kısacası Madam Şololo bizim mahallelinin kronik hastalığıydı. Tedavi edilmesi neredeyse imkansızdı. Çünkü hepimizin hayatta kalmak için en çok ihtiyaç duyduğu duygularını besliyordu. Korku ve merak… Korkuyorduk; çünkü ortaya çıkmasını istemediğimiz tüm sırlarımızı biliyordu. Merak ediyorduk; çünkü en yakınımızdan bile sakladığımız o sırların bir türlü sonu gelmiyordu.

Sanırım on iki, on üç yaşlarındaydım. Madam Şololo’dan köşe bucak kaçmama rağmen, bir gün annemin zoruyla evine gitmek durumunda kalmıştım. Ona çikolatalı kek götürecektim. Madam Şololo zenginleri dibine kadar sömürürken, bizim gibi fakir ailelerden yaptıkları karşılığında yalnızca kek, börek talep ederdi. Annem ona ne için gitmişti bilmiyorum; ama ücretini ödemek bana kalmıştı. İşte o hayatımı değiştiren cümleyi de o gün söylemişti. Muhtemelen gözlerimden ya da beynimi okuyarak ne kadar korktuğumu fark etmiş olacak ki benimle ayak üstü sohbet etmişti. Yüzüne ilk defa bakabilmiş ve aslında hayalimde canlandırdığım cadı tipinden çok daha uzak, yaşlı ve tonton bir yüzle karşılaşmıştım. Ama tonton olması ondan korkmamam için yeterli bir sebep değildi. Çünkü hala düşüncelerimi okuyabildiğine, herkesten sakladığım sırlarımı görebildiğine inanıyordum. Üstelik bir kuyruğum bile olmamasına rağmen bunu yapabiliyordu.

Sonra ben üniversiteye başladım. Madam Şololo ise daha az görünür oldu. İyice yaşlanmıştı. Onlarca arsası ve dairesi, tahmin edemeyeceğimiz kadar çok parası olmasına rağmen o küçücük evinde tek başına ölümü bekledi. Belki de bizi biliyordu. Her gün evine yemek taşıyanlar, ihtiyaçlarını karşılayanlar vardı. Onu çok sevdikleri için mi yoksa başına bir şey geldiği takdirde cinlerinin kendilerine musallat olmasından korktukları için mi bilinmez; ama tüm mahalle kendisiyle kraliçeymişçesine ilgilenirdi. Annem de onlardan biriydi ve bu yüzden tabii ki bu görev bazen bana da düşerdi. Hem artık ondan çocukluğumdaki kadar korkmuyordum. Büyüdükçe korkunun yerini merak almıştı. Hatta bazen evine gitmeye can atıyor, geleceğimle ilgili ağzından çıkabilecek birkaç cümleyi duymak için bekliyordum. O ise hiçbir seferinde benimle konuşmuyor, teşekkür edip poşetleri elimden alıyor ve beni bir an önce postalamaya bakıyordu. Okulda birini beğeniyordum. Acaba o da beni beğeniyor muydu? Madam Şololo nasıl oluyordu da hiç tanımadığı insanların ölüm tarihini bile söyleyebiliyordu? İlerde kaç çocuğum olacaktı? Madam Şololo’nun gerçekten cinleri var mıydı? Cevabını öğrenmek için delirdiğim o kadar çok soru vardı ki; bir gün kendi ellerimle hazırladığım çorba ve makarnayı götürmek üzere kapısına dayandım. Bu sefer kovulana kadar gitmeyecektim. Anahtarı paspasın altından alıp kapıyı açtım. Herkes anahtarın paspasın altında olduğunu bilse de kimse onu soymaya cesaret edemezdi. Zaten mahallemiz de temiz ve iyi bir mahalleydi. Belki de bu yüzden Madam Şololo burada kazık çakmayı tercih etmişti.

“Kim o?” diye sordu. Cevap vermeden önce biraz bekledim. Kimin geldiğini bilmemesine şaşırıyordum. Adımı söylesem tanıyacağından da emin değildim. O yüzden direk içeri girip selam verdim. Beni gördüğüne ilk defa mutlu olmuş gibi hissettim. Hemen tepsisini önüne çektim ve getirdiklerimi yemesi için mutfaktan çatalla kaşık getirmek üzere arkamı döndüm. Ben daha torbaları tamamen açıp içerden çatal, kaşık getirmeden “yemeği sen mi yaptın?” diye sordu. Kafa salladım. Ama daha tadına bile bakmadan anlamasından tedirgin olmuştum.

“Merak etme cinlerimi evinize yollayıp seni yemek yaparken izlettirmedim. Dişlerimin olmadığını ve makarna yiyemediğimi bana yemek yapan herkes bildiği için aşçımı tanıdım,” dedi ve kahkahayı patlattı. Rahatlamıştım. Ama insanoğlu çok garipti. Aynı rahatlığa hayal kırıklığı da eklenmişti. Çünkü bu kadar basit bir şeyin cevabını bile bilemeyeceğini, beni görmeden kimin geldiğini anlayamadığını kendi itiraf etmişti. Çorbayı yudumlarken yüzümü dikkatlice inceledi ve adımı sordu.

“Yasemin” diye cevap verirken yere bakıyordum; ama nefes alışverişinden güldüğünü anladım. Ben de onun gerçek adını merak etmeme rağmen soramadım. Bunca zamandır kimse bilmediğine göre adını söylemediğine emindim. Neden güldüğünü sormak üzereyken ondan da vazgeçtim. Çünkü cevabını çok daha fazla merak ettiğim başka konular varken soru hakkımı bu saçmalıklarla harcamak istemedim.

“Madam Şololo, hala insanların falına bakıyor musunuz?” diye sordum. Kaşığı ağzına götürüp çorbayı üfledikten sonra içmeden geri bıraktı.

“Ben hayatımda hiç fal bakmadım ki” dedi ve tekrar kaşığını doldurdu. İyi bir başlangıç yapamamıştım. Neden güldüğünü sorsam, biraz samimiyet kursam belki de amacıma ulaşabilirdim. Ama Madam Şololo’ya canı istemediği sürece bir şey yaptırmanın mümkün olmadığını duymuştum. İlk defa keşke kuyruğum olsa diye düşünmüştüm. Duygularımı kelimeler olmadan benden bağımsız anlatacak bir uzva ihtiyacım vardı. Çünkü tamamen menfaatim için gelmiş gibi göründüğüme emindim. Evet geleceğimi merak ediyordum; ama tek sebebim bu değildi. Aslında Madam Şololo’nun ne kadar gerçek olduğuyla ilgileniyordum ve onu tanımak istiyordum.

“Ben olsam senin adını Aslan koyardım” dedi, şaşırdım. “Ama o erkek ismi,” diye sitem edecekken daha ağzımı açmadan Madam Şololo konuşmaya devam etti.

“Nerede narin çiçek, böcek var kadınlara hep o isimleri koyuyorlar. Halbuki doğaya bir baksana yırtıcı olan hep dişilerdir. Hem aslan sadece erkek mi? Dişi aslan da var. Ah şu insanların beklentileri… Kızlarının narin, kırılgan ve naif olmaları yeterliyken oğullarının ise güçlü, tuttuğunu koparan biri olması için nerede vahşi hayvan varsa o isimleri seçiyorlar. Hayvanlar aleminde dişilerin ellerinde tuttuğu yırtıcılığı ismini çalarak erkeklere verebileceklerini düşünüyorlar. Haa bir de güzellik meselesi var ki, tüm hayvanların erkekleri sırf dişilerini etkileyebilmek için daha gösterişli ve çekiciyken insanlar aleminde onu bile tersine çeviriyoruz. Biz bu evrimleşmeyi epeyce yanlış değerlendirmişiz değil mi küçük hanım?“ Çorbasından bir yudum daha içti ve bolca ağzını şapırdattı. Bu sefer cesaretimi toplayıp ona isminin anlamını sordum; cevap vermek yerine çorbasını içmeye ve her geldiğimde açık olan katili bulma programını izlemeye devam etti.

“Katilin kim olduğunu biliyor musunuz?” diye sordum. Bir yerlerden ilgisini çekmeli, bu evde kalma süremi elimden geldiğince uzatmalıydım. Omuz silkti. İyice tıkanmıştım. Gitmem gerektiğini biliyordum; ama oturduğum yere çakılmış gibiydim ve kalkamıyordum. Korkudan içeri adım atmadan geçen çocukluk yıllarımı ve bu eve yemek bırakmak için her gelişimde torbayı masanın üzerine koyup bir dakika içinde aynı kapıdan çıkışımı düşündüm. Daha önce hiç bu salonu inceleme fırsatım olmamıştı. Yaklaşık yirmi metrekarelik tertemiz bir odada oturuyorduk. Bu evin temizliğini kim üstlendiyse iyi iş çıkarıyordu. Şöminenin üzerinde yalnızca bir fotoğraf vardı. O da siyah beyazdı ve kafasında büyük bir şapkayla Madam Şololo’dan başkası değildi. Ne bir aile fotoğrafı, ne arkadaş ne de eşi bu salonu süslemediğine göre hayatı boyunca hep yalnız olmalıydı. Herkesin en derin sırlarını bilen bu kadının kendi hayatına dair tek bir iz bile yoktu. Ya anıları canını acıttığı için fotoğrafları kaldırmıştı ya da gerçekten çok yalnızdı. O an karşımda tek başına oturan bu kadına acıdım. Bu yalnızlık insanların içini görebilmenin laneti olmalıydı. Herkes öğrenmek istediklerini soruyor, ihtiyaçlarını karşılıyor ve bir an önce yanından kaçıp onu kendi yalnızlığıyla baş başa bırakıyordu. Çünkü kimse en derin sırlarını bilen biriyle uzun süre birlikte olmaktan hoşlanmıyordu. Bense onu tanımaya kararlıydım. Bunun için tüm sırlarımın yüzüme vurulması gerekiyorsa ona bile hazırdım. Neyse ki sade ve merak uyandırmayan, pek sır barındırmayan bir hayatım vardı. Öğrenebileceğim tek gerçek içimde uyuyan aslandı! O zamanlar insanın kendiyle yüzleşmesinin, derinlere gömdüğü duygularıyla baş edebilmesinin en büyük sırlardan bile daha yıkıcı olacağını bilemezdim.

“Aslan bir insanı tek vuruşta öldürebilir” dedi Madam Şololo. Kafamdan geçenleri okumuş gibiydi. Kafamı ona doğru çevirdiğimi görünce de devam etti. “Aslanlar yalnızlıktan hiç hoşlanmayan, sosyal hayvanlardır. Avını pusu kurarak yakalamak için gruplar halinde dolaşır; çünkü kendinden güçlü ya da hızlı olanı alt etmenin en iyi yolunun arkadaşlarla birlikte hareket etmek olduğuna inanır ” dedi ve televizyonu kapatarak uyumak için benden izin istedi. Artık gitmem gerektiğini anlamıştım. Zaten son duyduklarımdan sonra daha fazla kalamazdım. Bana yakıştırdığı isim ve bu anlattıkları canımı sıkmıştı. Benim arkadaşlarımla bir olup başkalarına pusu kurduğumu da nereden çıkarmıştı? Bu kadın düpedüz yalancıydı! Kimsenin geleceğini ya da sırlarını filan gördüğü yoktu; tamamen kafasından uyduruyor, şansı yaver giderse de salladıkları tutuyordu.

Ona öyle çok kızmıştım ki bir daha asla evine uğramak istemedim. Beni hiç tanımadan kafasından uydurduklarını bir türlü hazmedememiştim. Aradan belki de haftalar geçmişti ki bir gün annem yanıma gelip Madam Şololo’ya yemek götürmemi istedi. “Hayır” anlamında başımı sallayınca da beni görmek istediğini söyledi. O kadar inatçıydım ki gitmedim ve o gece madamı rüyamda gördüm. Uyandığımda konuştuklarımızı hiç hatırlamıyordum; ama huzurlu uyanmıştım. İnsanın hayatında Madam Şololo gibi bir tip olunca, başına gelen her şeyi bir işaret olarak görme eğilimi kesinlikle artıyordu.

İkinci buluşmamız da o rüya sayesinde oldu. Yol boyunca sakin kalacağıma, bana ne demek istediğini anlamaya çalışacağıma dair kendimi telkin ettim. Kapının önüne geldiğimde kalbim o kadar hızlı atıyordu ki anlam veremedim. Bu sefer anahtar paspasın altında değildi. Zili çalıp beklemeye başladım. Ağır ağır hareket eden ayak sesleri ve her adımda nefes alıp verişleri yaklaştıkça kalp atışım da hızlandı. Madam Şololo kısacık zamanda sanki iyice yaşlanmıştı. Bunca zahmete neden girdiğini merak ettiğimden kendimi tutamayıp sordum. “Anahtar neden paspasın altında değil?”

Madam Şololo salondaki koltuğuna kavuşana kadar cevap vermedi. İki işi aynı anda yapabilecek kadar gücü kalmadığını anladım. Rahat etmesi için sırtındaki yastıkları düzeltmeye başladım. İçimde yine aynı acıma hissi oluştu. Bir insanın yalnız başına öleceğini düşünmek en büyük korkumdu. Kim bilir belki de sırf yalnız ölmemek için evliliğin modası hiç geçmiyordu.

“Eve girip çıkanlardan gına geldi. İstemiyorum artık kimseyi, şurada huzurla ölmeme bile izin vermez onlar!” dedi. Yine beni şaşırtmayı başarmıştı.

“İşte bu yüzden sen aslansın, ben de kartal,” derken gülümsedi. Hayvanları severdim; ama özelliklerini bilecek kadar belgesel izlemezdim. O yüzden ne demek istediğini anlamamıştım, yine de anlamış gibi gülümsemesine karşılık verdim.

“Sana söylediklerimi düşündün mü?” diye sordu. Öyle çok kızmıştım ki üzerine düşünme gereği bile duymamıştım. Çünkü ben öyle biri değildim. Ama “hayır” demeyi de kendime yediremediğimden ağzımda bir şeyler gevelemeye, kendimi korumaya çalıştım. Sadece dinledi, cevap vermedi. Sonra çok yorgun olduğunu söyleyerek beni ilk günkü gibi kapının önüne koydu. Ama bu davranışı aramızdaki buzları eritmişti. Annemin yaptığı yemekleri götürmek üzere birkaç defa daha karşılaşsak da; pek fazla konuşmadık. Beni ya da herhangi birini çevresinde istemediği belliydi. Tabii o zamanlar bilemezdim ki… Yalnızlık sadece kendini ispat etme çabasındaki gençlerin ve kendi ruhunu dinleyecek cesareti olmayanların korkulu rüyasıydı.

Hayatımı değiştiren üçüncü buluşmamız ise Madam Şololo’yu son görüşüm oldu. Kapıyı açtıktan sonra içeri girmeme izin vermiş, ben otururken o kanepesinde uyuklamaya devam etmişti. Tam gitmek üzere ayağa kalkmıştım ki uykusunda konuşur gibi ağzında bir şeyler geveledi.

“Sen aslansın ve kendini güçlü sanan tüm Narkissos’ları alt edeceksin” dedi. Narkissos’un kim olduğunu bilmesem de bu sefer duyduklarım hoşuma gitmişti. Bu Madam Şololo’yu son görüşüm oldu, evde cenazesini bulan herkes aynı şeyi söylüyordu. “Evet kahaha atardı, ama gözleriyle gülmezdi. O gülüşte hep bir şeyler eksikti. Öldüğünde ise gözleri açık gitmişti ve ilk defa bu kadar içten gülüyordu”

Başta da demiştim ya insanoğlu farkında olmaz; ama hayatını taklit ettikleri ve bilinçaltına yerleşmiş bazı insanların sözleri şekillendirir. Çoğunu kimin söylediğini veya ne dediğini bile hatırlamasa da beyninin içinden karakterine yön verir.

Kırk beş yaşına geldiğimde Madam Şololo’yu anlayabilecek olgunluğa anca erebilmiştim. Aslında o kimsenin sırlarını yüzüne bakarak anlamıyordu. Herkes, sırlarını bildiğine kendini o kadar inandırıyordu ki karşısında bülbül gibi şakıyordu. Madam da bu durumu çok iyi kullanıyordu. İnsanların tüm sırlarını açıp tüm korkularıyla yüzleşmesi için aslında Madam Şololo’ya gerek yoktu. Bir maske, bir kağıt ve kalem de bu işi çözebilirdi. Bu durumu kavradığım gün, bana bahsettiği aslan olmak ve tüm Narkissos’ları gölün kıyısında boğulmaktan kurtarmak için kolları sıvadım. Herkes bu yöntemle kendi gerçeğiyle yüzleşecekti. Herkes herkesin Madam Şololo’su olabilecek, kendi geleceğini kendi elleriyle şekillendirmeyi öğrenecekti. Bir insanın eline kağıt kalem vererek tüm sırlarını yazmasını istediğinizde bunu yapmayabilirdi. Ama o insana bir de maske verirseniz kimliğini gizlediği sürece en derin korkularını ve fantezilerini sizinle paylaşabilirdi. Paylaşmıştı da… Geçmiş zamanın falcı bacılarının yerini modern dünyanın zekasıyla öne çıkan kişisel gelişim uzmanları almıştı. Doğru yöntemi bulunca sana inanlar en derin sırlarını bile açabilirlerdi. Madam Şololo’nun üstün yetenekleri veya spiritüel güçleri var mıydı bilinmezdi; ama benim hayatımı değiştirdiği kesindi.

Artık her gece yatağıma yattığımda madamı düşünüyorum ve kendi kendime aynı soruyu soruyorum:


Sahi beni görüyor musun Madam Şololo?


Sesli öykü için: https://www.lidyanasman.com/podcast/episode/3a73d4a7/beni-goruyor-musun-madam-sololo

  • Instagram
  • Twitter
  • Facebook
  • Gri LinkedIn Simge