Ara

BİRLİKTE ÖLELİM Mİ?

İnsan, yaratıcısı tarafından unutulandı. Peki dünyanın ne suçu vardı da Tanrı başına insan belasını sarmıştı?


“Tüm yaralarım mikrop kapsın istiyorum. Görünmeyen, içimde biriktirdiğim, sustukça kanayan yaralarımın hepsinden irin aksın! Belki o zaman içimdeki çürümüşlüğü görebilirsiniz, belki o zaman bana hak verebilir; duygularımın nasıl iflas ettiğini, içimdeki kini kusmak için hepinizin neden ölmesini istediğimi anlayabilirsiniz. Çünkü siz inanmak için gözünüzle görmek istersiniz! Çünkü siz inanmak için karşınızdakinin ölmesini beklersiniz. Yardım çığlığına, “beni kurtarın” diye haykırışına kulak asmaz, çürümüş bedenini gördüğünüzde “vah zavallı” diye feryat edersiniz. Şimdi size içimdeki tüm yaraları sunuyorum. Hepsini görmenize izin veriyorum. İki seçeneğiniz var: Ya tek başıma öleceğim ve hepiniz birer bakteri gibi yaralarımdan besleneceksiniz ya da benimle birlikte öleceksiniz. Böylelikle hepimizin irin akan yaraları iyileşecek, kapanacak. Seçim sizin. Ölümcül bir bakteri olup hayatıma son verişimi de izleyebilirsiniz, dünyayı daha yaşanılır kılmak için insanların gözünü açmama yardım da edebilirsiniz. Ne dersiniz? Birlikte ölelim mi?”

Herkesin film repliği sanarak alkışladığı, milyonlarca tıklanma alan bu video toplu intihar mesajlarının ilkiydi. Kimse bu canlı yayınların ölümle sonuçlanacağını tahmin etmemişti. Cemal diğer videoları izlemeden önce bardağındaki suyu son damlasına kadar içti. Kaan’ı kaybettiğinden beri ne alkol ne de uyuşturucu madde kullanmıyordu. Ayık olmalıydı. Sevgilisinin intiharının ardındaki gerçekleri çözmeliydi.  Adli tıp raporunu yazanların, magazin programları sunucularının, sosyal medyada ahkam kesenlerin ve televizyonda Kaan’ın adını kullanarak hayatını didik didik eden, onun şöhretiyle şov yapan psikologların yanıldığını ispat etmeliydi. Hepsinden tiksiniyordu. “Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olunmaz!” demişti Uğur Mumcu. Beyinsiz ahmaklar ise bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmayı o kadar benimsemişti ki bu sözün kime ait olduğunu bile araştırmadan altına Al-i İmran suresi yazıp şehrin billboardlarına asmışlardı bir zamanlar. İşte böyle bir ülkede bir adama aşık olmuştu Cemal. Kendi gibi bir erkeğe aşıktı ve aşık olduğu adam intihar etmişti. Nedeni hakkında hiçbir fikri yoktu. Zaten fikir sahibi değil, bilgi sahibi olmak istiyordu. Gerçekler dışında hiçbir şey onu zerre ilgilenmiyordu. Hayatlarını ve Kaan’ı acımasızca eleştirenlere gerçeği gösterecek ve bu ülkeden siktirip gidecekti.

Olay, tüm gündemi değiştirmişti. Bazıları hayranı olduğu bir oyuncuyu kaybetmenin üzüntüsünü yaşıyor ve Kaan’ı sonuna kadar savunuyordu. Ama çoğunluk kendiyle birlikte on bir kişinin ölümüne sebep olan bu adamı seri katil ilan ediyordu ve ibneliğinden! dem vuruyordu. Suçlu olmadığını ispat etmek için uydurulan komplo teorileriyle, onu katil ilan edenlerin uydurduğu komplo teorileri kıyasıya yarışırdı. Hatta aralarından bir tanesi tam bir efsaneydi. Bir köşe yazarı, Kaan’ı Mesih ilan etmiş, bok yolu yerine hak yolunu bulduğunu yazmış ve kıyamet kopmadan önce dünyayı eşcinsellerden temizlemek üzere birkaç kişinin daha doğru yolu bularak ölümlere vesile olacağını iddia etmişti. Videoların bazılarında Kaan yemek yediği ve şarap içtiği için yaptıklarının komünyon olduğunu savunmuş, kutsal kurban töreninden farkı olmadığı konusunda ısrar etmişti. Köşe yazarlığıyla yakalayamadığı başarıya bu sayede ulaşmıştı. Bu iddia o kadar popülerdi ki herkes komünyonun ne olduğunu günlerce tartışmıştı. Homofobiklere resmen gün doğmuştu. Hepsi dünyanın günahkarlardan temizleneceğini düşünüyordu. Cemal, sosyal medyada insanların kinini kusmasına alışmıştı da hayal güçlerinin sınırlarına şeytanın bile ulaşamayacağına bu denli şahit olmamıştı. Olanlar aklına geldikçe kendini tutamadı ve masaya sert bir yumruk attı. Artık canı bile yanmıyordu, ruhunun acısı tüm fiziksel acılarını bastırıyordu. Göğüs kafesini kırabilecek gücü olsa yapardı. Çünkü kalbini sıkıştıran bu acıdan başka türlü kurtulamayacağını biliyordu. Bu sefer elini daha sert masaya vurdu.

Cemal’in göz yaşları görüşünü engellemeyecek kadar azaldığında ikinci videoya tıkladı. Karşısında beliren Kaan’ın görüntüsünü eliyle okşadı, gözlerini kapatıp kokusunu içine çekmeye çalıştı. İmkansızı başarmak için tüm odaya sevgilisinin parfümünü sıkmıştı. İçi ürperdi, tüyleri diken diken oldu. Artık ruhlara inanıyordu. Ortamda ölü birinin ruhu gezindiğinde tüylerin diken diken olması teori değil, artık Cemal’in gerçekliğiydi. “Seni çok özledim,” diye fısıldadı ve play tuşuna bastı.

“Van Gogh’u bilir misiniz? Hani şu kendi kulağını kesip gazete kağıdına sararak genelevde çalışan Rachel’a gönderen ressam. 1890 yılında bir Fransız kasabasında buğday tarlasına giderek kendini silahla göğsünden vuran ressam. Son sözü “Böyle ölmek istemiştim” olan ressam. Delilikle dahilik arasındaki ince çizgide gidip geliyordu Van Gogh. Deliliği dahiliğe tercih ediyordu belki de. Çünkü böylesine acımasız bir dünyayı yaşanılası kılmak için dahi değil deli olmak gerekiyordu. Başkalarının yaralarına yapışan bir bakteri olmamak için ölmek gerekiyordu. Sahi karar verebildiniz mi? Benimle ölecek misiniz? Bu canlı yayını izleyen on binlerce kişisiniz. Peki kaçınız dâhisiniz? Belki bir belki iki. Ama hepiniz eminim ki deli olduğunuzu iddia edersiniz. Van Gogh kadar deli misiniz? Ölümü göze alamayacak kadar korkak olduğunuza eminim de belki kulağınızı filan kesmeyi deneyebilirsiniz. Ya da size Van Gogh’u biraz daha anlatırsam belki fikrinizi değiştirir ve benimle birlikte karanlık yolculuğa çıkabilirsiniz. Ölmeden önce tanınmazken intiharından sonra tüm tablolarının satıldığını ve tanındığını söylesem ne dersiniz? Sahi unutulmak mı yoksa her yıl anılmak mı istersiniz? Çünkü neredeyse hepiniz torunlarınızın ölümüyle bu hayattan tamamen silineceksiniz. Sizi kimse anmayacak. Adınızı bile hatırlayan çıkmayacak. Torunlarınızın çocukları kaza ile evde bir fotoğrafınızı bulsa, “bu kim ya?” diyerek çöpe atacak. Adınız torunlarınızda yaşasa bile simanız hatırlanmayacak. Beni bile anmayacaklar. Filmlerimi kimse izlemeyecek. Nostalji seven birkaç kişi kalırsa belki aralarında bir veya iki defa lafım geçecek. O kadar… Oysa ben ölümsüz olmak istiyorum. Dahi değilim ama deliliğimle dünyayı sarsmak istiyorum.”

Cemal, Kaan’ın tüm sosyal medya hesapları kapatılmadan önce aldığı ekran görüntülerini açarak videoların altına yapılan yorumlara baktı. Hepsini ezbere biliyordu. Ancak gözünden hiçbir şey kaçmadığına emin olmak istiyordu. Emniyeti etiketleyenler, alkış emojisi koyanlar, ölmek istediğini yazanlar… Dünyadaki bu insan çeşitliliğine akıl sır ermiyordu. Belki de her konuda onlarca farklı fikre sahip olduğumuz için dünyayı yaşanılmaz bir yere çeviriyorduk. Oysa hayvanlar için her şey ne kadar da basitti. Zamanı gelince doğuyor, yemek ve neslini devam ettirebilecek bir eş bulabildiği sürece kimsenin hayatına burnunu sokmuyor, vakti gelince de ölüyorlardı. İnsan ise kesinlikle bu ekolojik sisteme ait değildi.  İnsan, gerçekten de işlediği günahlar yüzünden ait olduğu cennetten kovularak yeryüzüne terk edilmiş olmalıydı. İnsan, yaratıcısı tarafından unutulandı. Peki dünyanın ne suçu vardı da Tanrı başına insan belasını sarmıştı?

İkinci videonun yayınlandığı gecenin sabahını düşündü Cemal. “Hakkınızda şikayet var” diye kapıya dayanan polislere gülümseyen Kaan, aynı rahatlıkla emniyete giderek ifade vermiş, yeni bir proje için nabız yokladığını söyleyerek tutuksuz yargılanmak üzere eve gelmişti. Sosyal medya hesapları kapatıldıkça yenisini açıyor, asla vazgeçmiyordu. Cemal ise bu olanlardan hiç şüphelenmemişti. Gerçekten yeni bir proje üzerinde çalıştığına inanmıştı. Muhtemelen yeni bir dizide bir psikopatı canlandıracaktı ve her zaman yaptığı gibi o karaktere bürünüyordu. Üstelik Kaan çok mutluydu. Asıl rolünü Cemal’i şüphelendirmemek için oynadığını hiç belli etmiyordu. Kaan gerçekten iyi bir oyuncuydu. Cemal bunları düşününce Kaan’a karşı olan kırgınlığını engelleyemedi. Ama bu sefer kararlıydı. Kaan odadaymış gibi kendi kendine konuşmayacaktı. Duygularına hakim olacak, amacına ulaşmak için bir dedektif gibi iz sürecekti. Kaan’ın bir tarikat tarafından kandırıldığını tüm dünyaya ispat edecekti. Aslında başkalarının ne düşündüğü umurunda bile değildi. Bunu kendisi için yapıyordu. Kaan’ın onu bırakıp gidebileceğine inanmak istemiyordu.

Yorumlara göz gezdirdikten sonra videonun devamını izlemek üzere yeniden play’e bastı. Canını yakan Kaan’ın görüntüsü yeniden karşısındaydı.

“Bir dahi değilseniz, dünyayı kurtaramayacaksınız ve bu dünyada iz bırakamayacaksınız demektir.  Edebiyatla, şiirle, müzikle ve sanatla hatırlanmayı düşünecek kadar Polyanna olmayın! Her şey tüketildi. Yazılmamış konu, söylenmemiş söz kalmadı. Birileri sizden önce piyanonun her tuşuna bastı. Birileri tüm söylenecek cümleleri sizden önce yazdı. Kelimelerle iyi oynarsanız, notaların yerini değiştirirseniz biraz şansınız olur; ama sanatla fark yaratamazsınız! Dünyayı değiştirmek istiyorsunuz biliyorum. Hepiniz kötülükleri izlemekten sıkıldınız. Bunun bir parçası olmaktan ve hiçbir şey yapamamaktan bıktınız. Bir iz bırakmak istiyorsunuz. Dünyayı değiştirmek istiyorsunuz. Bunu yalnızca ölümünüzle yapabilirsiniz. Haydi söyleyin benimle ölecek misiniz?”

Bu videonun ardından Kaan değişmişti. Tüm gün bilgisayar başında oturuyor, birileriyle yazışıyor ve mutlu görünüyordu. Cemal ise Kaan’ın yeni bir sevgili bulduğundan endişelenmek dışında aklına başka bir şey getirmiyordu. Keşke gurur yapmayıp telefonunu karıştırsaydı. Kaan’ın ilgisizliği yüzünden evi terk etmek yerine kimlerle ne konuştuğuna baksaydı.

Emniyetten sakladığı Kaan’a ait olan ikinci telefonu eline alarak mesajları açtı. Onunla birlikte intihar eden on bir kişi dışında sayamadığı kadar çok insanla saatler boyunca mesajlaşmaları vardı. Kaan bu işe çok uzun bir mesai harcamıştı. İkna etmek için çabaladıkları, ikna ettikleri ile bu işi nasıl yapacakları, bunun bir şaka olduğunu düşünenleri başından savmak ve planı bozmalarını engellemek için bir dizi karakteri olduğunu söyledikleri, eşcinsel olduğu için onu aşağılayanlarla küfürleşmeleri ve tehditleri, bir kadınla aşk dolu mesajlaşmaları… Bunları yazan Kaan olamazdı. Ama işin içinde bir tarikat olduğuna dair tek bir kanıta da ulaşamamıştı. Peki nasıl olmuştu da şikayetlerin hepsinden sıyrılmış, intihara meyilli olanlarla buna karşı çıkanları ayırt edebilmeyi başarmıştı? Nasıl olmuştu da yakalanmamıştı? İşte böyle bir ülkede yaşıyorlardı. Bir insanın ya da kendi canına kast ettiğini söylemek yetmiyordu. Eyleme geçmediğin sürece hiçbir sorun yoktu. Üstelik ünlüysen işler daha da kolaylaşıyordu.

Cemal saatine baktı. Yine tüm gününü bilgisayar ve telefon başında geçirmişti. Ve yine sonuç koca bir sıfırdı. Evin her santimetrekaresini, telefonun her dosyasını ve uygulamasını didik didik etmişti. Ne evde ne de sosyal medyada ipucu bulamamıştı. Umudunun azalmasına izin veremezdi. Toplu intihar ettikleri videoyu açmadan önce gözlerini ovuşturdu ve gözlük taktı. Çok yorulmuştu; ama inanıyordu. Bu sefer bir şeyler yakalayacaktı. Videoyu sesli izlemeden önce aklına bir fikir geldi. Her bir karesinin fotoğrafını çekmeye ve görüntüleri tek tek incelemeye karar verdi. Birinci videoya geri dönmesi gerekecekti. Ama vakti vardı. Zaten tüm zamanını kaybettiği aşkına adamaya kararlıydı. Ekran görüntülerinin yazıcıdan çıktısını alırken üçüncü ve son videoyu açtı.

“Gözlerinizi kapatın ve karanlık bir oda hayal edin, daracık bir yerdesiniz ama huzurlusunuz. Suyun altındasınız ve ciğerlerinize oksijen gitmediği için ölmüyorsunuz, nefes almaya ihtiyaç duymuyorsunuz. Bir kalp atışı sesi var. Duyuyor musunuz? Tık tık, tık tık, tık tık. O sese kulak verin, kanın damarların içinde akarken çıkardığı uğultuyu dinleyin. Hiç doğmadığınızı hayal edin. Ana rahmindesiniz. Size hayat verenin içindesiniz ve dünyaya gelmek için aceleniz yok. Çünkü dünyanın ne kadar boktan bir yer olduğunu biliyorsunuz. Çünkü dünyayı değiştirmek için doğmanız gerekmiyor. Düşünün. Doğumla ölüm birbirine ne kadar benziyor değil mi? Doğarken de bir tünelden ışığa doğru gidiyorsun, ölürken de. Doğarken de o ışığa vardığınızda artık hiçbir şey eskisi gibi olmuyor, ölürken de. Mutlak karanlıktan ışığa vardığınızda hem doğmuş hem de ölmüş oluyorsunuz belki de. Yeniden doğmak için ölmek gerekiyor her seferinde. Şimdi ışıklarınızı kapatın ve yeniden doğmak için ölecek kadar cesaretli olanlarınız hangi cümleyle hatırlanmak istiyorsanız o cümleyi yazın. Van Gogh’u hatırlayın. “Böyle ölmek istemiştim” demişti ressam. Siz nasıl ölmek istiyorsunuz?”

Ölenlerin hepsinin odası karanlık olduğu için nasıl intihar ettikleri ve bunun aslında bir oyun ya da rol icabı olmadığının anlaşılması zaman almıştı. Cemal adli tıbbın otopsi raporuna yazdıklarını okumasaydı Kaan’ın önce cinsel organını kestiğine, daha sonra da kan kaybından bayılana kadar tüm vücuduna kesikler attığına asla inanmazdı. Tüm intihar edenler aynı uygulamayı indirerek telefonlarını kilitlemiş ve ekranda yalnızca son cümlelerinin görünmesini sağlamışlardı. Cemal, Kaan’ın ölmeden önce telefon ekranına büyük harflerle yazdığı notu açtı.

“HEPİNİZ İBNESİNİZ”

Bu notu görünce ne kadar bozulduğunu hatırladı. Böyle hissettiği için ne kadar da utanmıştı ama aşık olduğu adamın kendisine veda etmeden, bir mektup bile bırakmadan hayatına son vermesini kabul edemiyordu. Belki de aradığı bir ipucu değil, veda mektubuydu. Kendini öldüren diğer kişilerin notları da sosyal medyada dolaşıyordu. Ama hiçbiri umurunda değildi. Demek ki bir cevap aramıyordu. Kaan’ın suçlu olmadığını ispat etmeye çabalamıyordu. Ne düşüneceğini bilemediği için masaya bir yumruk daha attı. Eli o kadar acıyordu ki kırık olma ihtimali yüksekti.

Yazıcının sesi kesilince oturduğu sandalyeden kalktı ve hava almak üzere dışarı çıktı. Biraz zamana ihtiyacı vardı. Devam edebilmesi için kızgınlığını unutmalıydı. Sokaklarda boş boş yürümeli, Kaan’ı düşünmemeyi öğrenmeliydi. Kapıdan adımını attı ve temiz havayı içine çekti. Birini söndürmeden diğerini yaktığı sigaralar yüzünden ciğerleri oksijenle buluşunca tuhaf bir acı hissetti. Uzun zaman sonra ilk defa yaşadığının farkına vardı. Tam da Kaan’ın anlattığı gibi… Bebeklerin doğduğunda ağlama sebebi de ciğerlerine dolan oksijen değil miydi? Cemal yeniden doğmaya henüz hazır değildi ama aklından geçen düşünceleri engelleyemedi. Cebini yoklayarak sigara çıkarmaya yeltendiyse de vaz geçti. Ciğerlerine biraz temiz hava girmesi için yürümeye başladı. Tam köşeyi dönecekti ki takip edildiğini hissederek arkasına baktı. Kimseyi göremedi. Evin beş yüz metre uzağındaki parka vardığında tekrar arkasına baktı. Bu sefer emindi. Peşinde biri vardı ama korkmadı. Olduğu yerde durup adamın amacını anlamaya çalıştı. Sonra kulağına fısıltı halinde gelen sözleri duydu.

“Ve bi-sür ati igaseti nasrike ve bi-ğayratike…”

Bu düşmana karşı okunan Hizbü’n Nasr duasıydı. Cemal çocukken yıllarca Kuran kursuna gittiği için tüm duaları ezbere bilirdi. Ne olduğunu anlayamadan adam elindeki bıçağı Cemal’in göğsüne sapladı. Bir yandan da dua etmeye devam ediyordu. Cemal kanın sıcaklığı dışında hiçbir şey hissetmedi. Açılan yara acımıyordu. Ciğerlerine dolan kan onu korkutmuyordu. Demin doğumu düşünürken ölüme bu kadar yakın olacağını nereden bilebilirdi ki. Kaan haklıydı belki de. Ölüm ve doğum aynıydı. Kaan haklıydı, herkes ibneydi ve onları asla sevmeyeceklerdi. Kaan kendi müritlerini yaratırken, o pislik köşe yazarı da kendi Mesih’lerini yaratmıştı. Bu dünyayı hiçbiri değiştiremeyecekti. İkisi de sadece nefreti körükleyecekti. İçi nefretle dolanlar kendinden olmayanları öldürmeye devam edecekti. Bazen bıçakla, bazen bakışlarıyla. Bazen bedenini bazen de ruhunu.

Sahi Tanrı insanları yeryüzüne ceza olsun diye yollamıştı da bu güzelim dünyanın suçu neydi?


*Bu hikaye Dedektif Dergi'nin 26. sayısı için yazılmıştır.



  • Instagram
  • Twitter
  • Facebook
  • Gri LinkedIn Simge