Ara

İNSAN

“Buraya mı ekeyim?” diye sordu erkek. Kadın sinirlendi. Cevap vermedi. Erkek hata yapmak istemiyordu. Konuşmak bile suç sayılıyordu. Ağzından çıkacak tek yanlış kelime ile yargılanabileceğini biliyordu. Önce hemcinslerine sonra bu deneyi başlatan herkese okkalı bir küfür savurdu. Küfürler tükenince kendi payına lanet kaldı. Denek olmayı kabul ettiği için bildiği tüm bedduaları sessizce sıraladı.

“Ne mırıldanıyorsun?” diye bağırdı kadın. Oturduğu yerden toprağa bir taş fırlattı. “Şuraya ek ne ekeceksen! Ama çok derin kazma, can suyunu da az ver. Kurutma tohumları.” dedi ve içeri gitti.

Şehirleri pilot bölge seçileli tam tamına üç ay olmuştu. İki yüz karı koca bu deneye azıcık gönüllü, çokça para karşılığı katılmışlardı. Çoğu işsiz güçsüz, karısına en az bir defa sözlü ya da fiziksel şiddet uygulayıp tutuksuz yargılanmış, topumun cahil sayılabilecek kesiminden ailelerdi. Hepsine birer bahçeli prefabrik ev hazırlanmış, üretime, özellikle tarım ve hayvancılığa teşvik edilmiş, hem kendi hem de çevre şehirlerin gıda talebini karşılayacak şekilde bir sistem oluşturulmuştu. Tüketici yerine üretici olmak iyi hoştu da kurallar ataerkil zihniyete ağır geliyordu. Tek şart vardı. Evin reisi kadın olacak, ona karşı herhangi bir kötü söz söyleyen bile yargılanacaktı. Şiddet uygulayana müebbet hapisten bahsediliyordu. İlk hafta komşularla tanışma, yeni sisteme alışma çabalarıyla geçmişti. Kadınlar eşitlikçi ve hatta üstün hak ve özgürlüklerini henüz benimseyememişken kocaları tarafından şiddete maruz kalmaya devam etmişti. Korkuyorlardı. Sistemin işlemeyeceğinden, yıllardır yanınızdayız  deyip kılını kıpırdatmayanların bu sefer de sözünü tutmayacağından korkuyorlardı. Zaman geçiyor, kadınlar otoriteyi sağlayamıyordu. Sonra bir yasa daha eklendi. Kocasını koruyan kadınların da cezalandırılmasına karar verildi. Deneyi yapanların bu konuda ne kadar hassas ve ciddi olduğunun anlaşılması için karısına küfür eden adam ve bu durumu yetkililerden saklayan kadın herkesin gözü önünde evinden alındı. Şehrin girişine kurulan hapishaneye tıkıldı. Artık herkes durumu ve deneyi ciddiye almaya başlamıştı.

Çiçeği ekip can suyunu karısının dediği gibi azar azar veren erkek işi bitince ayağındaki ayakkabıları çıkarmadan kendine can suyu almak üzere mutfağa yöneldi.

“Ya sen geri zekâlı mısın? Ne diye ayakkabıyla giriyorsun eve?” diye bağırdı kadın. Erkek cevap vermeden ayakkabıları olduğu yerde çıkardı ve açık olan kapıdan bahçeye fırlattı. Kadının yüzüne bile bakmadı. Severek evlenmişlerdi. Ama yalnızca dört ay birbirlerini sevebilmişlerdi. Erkek çalışmayı hiç sevmez, tüm gün kahvede okey oynardı. Kadın evlere temizliğe gider, iki çocuğuna ve kocasına bakabilmek için her gün çalışırdı. Adamın kumarı bitse, içkisi başlar; içkisi bitse cep telefonundan orospular arardı. Erkek hiç çekinmezdi. Kadının yanında başkalarıyla fingirdeşirdi. Kıskançlıktan çıldıran kadın azıcık agresifleşse onu terk etmekle tehdit ederdi. Kadın susardı, erkek bildiğini okurdu. Gül gibi geçinip giderlerdi. Nereden katılmışlardı bu Allah’ın belası deneye?  Ödenecek parayı duyunca ilk defa karısının sözünü dinlemişti. Hem şiddet uygulamamak ne kadar zor olabilirdi ki? İnsanın eline daha çok para geçince refah seviyesi de, mutluluğu da artardı. Hatta belki karısını yeniden sevebilirdi. Ama evdeki hesap tabii ki çarşıya uymamıştı.

Erkek saatine baktı. İki saat sonra ayçiçeklerini toplamak ve hayvanlarını otlatmak üzere mesaisi başlayacaktı. Çalışmayı sevmişti. Kendini eskisinden daha dinç hissediyordu. Hem bölgede okey oynayacak kahve de olmadığına göre diğer erkeklerle sosyalleşebileceği ve karısından kurtulabileceği tek yer ayçiçeklerinin arası ve hayvanlarının yanıydı. Kadın da hazırlanmaya başladı. Tekstil atölyesinde terziydi. Kadın ve erkeklerin çalışma saatleri eşitti. Dönüşümlü olarak herkes her işi öğreniyor ve yapıyordu. Mesela geçen ay erkek bir ay boyunca doktor önlüğü dikmişti. Kadın ise şehirde yeni açılacak olan sinema binasının yapımında çalışmış, tuğla taşımıştı. Herkes aynı parayı alıyordu. Başlarında patron yoktu. Deney ekibi çalışanları uzaktan kameralar aracılığı ile kontrol ediyor, yasalara aykırı bir durum olmadığı sürece kimseye müdahale etmiyordu. Herkese eşit davranıldığına inanılmasını istiyorlardı. Erkekler için işyerindeki huzur evde son buluyordu. Düzeni bozanlar yalnızca kadınlardı. Evde erkeklere kök söktürmeye, üstünlük taslamaya başlamışlardı. Ama kimse sesini çıkartamıyor. Hapishaneye girmeyi göze alamıyordu. Çünkü yayılan dedikodulara göre hapishaneye giren erkekleri daracık bir hücreye kapatıp delirene kadar karanlıkta aç ve susuz bırakıyorlardı.

Keyifle geçen mesainin ardından erkek eve gelirken yolda çocuklarıyla karşılaştı. Bu şehirde kadın erkek çocuk demeden herkesin görevi aynı saatte bitiyordu. Oğlu diğer çocuklarla sokakta maç yapmak için koşarak eve girdi ve topunu aldı. Kızı babasına zoraki selam vererek salona geçti ve televizyonu açtı. Yayınlanan filmler ve belgeseller bile insanoğlunun eşitliğinden yanaydı. Aldatan erkeklerin, okul önlerinde esrar satan çocukların, birbirinin kuyusunu kazan kadınların dizilerini seyretmeye bile hasret kalmışlardı. Kadın eli kolu alışveriş torbalarıyla dolu kapıdan içeri girdi. Bugün alışveriş sırası onda olduğuna göre yemekleri erkek yapacaktı. Ama o kadar lezzetsiz bir yemeği yemek istemeyen kadın erkeğin mutfağa gitmek üzere ayaklandığını görünce lafı yapıştırdı. “Otur oturduğun yerde çimento gibi bir çorba içmeye hiç niyetim yok. Pişiririm ben yemeği. Oyalanacak karı kız da olmadığına göre belki belgesel izler kendini geliştirirsin,” dedi ve mutfağa gitti. Kızı kendini tutamadı ve güldü. Üç ay öncesine kadar erkek egemen bir evden böyle bir sisteme geçtiği için çok mutluydu. Babasının bu aşağılanmaları hak ettiğini düşünüyor ve durumdan inanılmaz bir zevk alıyordu.

Kızının sırıtışına kayıtsız kalamadı erkek. “Gün olur devran döner!” diye fısıldadı. Bu deneye evet dediği her güne lanet ediyordu. Kazandığı paraları harcamak üzere buradan kurtulmasına yalnızca altı ay kalmıştı. Onları salıverdikleri gün karısına tokadı yapıştıracak bir daha da ne onun ne de çocuklarının yüzüne bakmadan ortadan kaybolacaktı. Kazandığı para yıllarca yeterdi. Tam o sırada sokaktan çığlıklar yükseldiğini duydular. Bir adam sokağın ortasında durmuş karısına elindeki bıçağı bırakması için adeta yalvarıyordu. Kadın delirmiş gibi bıçağı bir o yana bir bu yana savuruyor ama adama isabet ettiremiyordu. Birkaç dakika içinde polisler geldi. Karı kocayı sokaktaki banklara oturtup sakinleştirdiler. Etraflarına toplanmış kalabalık merakla olacakları izliyordu. Kadın durmadan bağırarak olanları anlatıyordu.

“Eve geldiğimde bu deyyus koltukta uyuyordu. Kalk git alışveriş yap, dedim. Sıra ondaydı. ‘Bugün çok yoruldum,’ dedi. Ulan ben evde mi oturuyorum; ben de yoruldum. Herkesin bir görevi var. Yeniden kalk git alışverişe, dedim. Omuz silkti ve bana küfür etti. Baktım kalkmıyor, kaptım bıçağı.”

Polis daha fazla dinlemedi ve erkeğin suçlu olduğunu, karısına küfür etmek suçundan yargılanacağını söyleyip kelepçeleri taktı, kadına şikayetçi olup olmadığını bile sormadan adamı tabiri caizse anında paketleyip arabaya attı ve gitti. Herkesin ağzı açık kaldı. Kimseden çıt çıkmıyordu. Erkeklerin gözünden endişe okunuyordu. Kadınlar ise zevkten dört köşe evlerine girdiler.  İşte o gün eşit olmadıklarını hepsi anladılar. Erkekler korkudan, kadınlar mutluluktan sessizliğini korudu.

Erkek kapıdan girdiği gibi kendini koltuğa atıverdi. Ne diyeceğini, ne yapacağını, nasıl davranacağını şaşırmıştı. Hapse girip girmemek tamamen pamuk ipliğine bağlıydı. Kazanacağı paradan vazgeçip bir an önce buradan gitmesi gerektiğini anlamıştı. Yatak odasına gitti, sözleşmeye baktı. Tarafların deneyden ayrılma hakkı vardı. Ancak bunun karşılığında tazminat ödemeleri gerekiyordu. Sözleşmeyi imzalarken kazanacağı parayı kuruşu kuruşuna ezberlemişti de deneyi yarım bırakırsa ödemesi gereken meblağa bakmamıştı bile. Ayağıyla komodine tekme savurdu.

“N’oluyor içerde? O gürültü de ne?” diye bağırdı kadın.

Erkek gözlerini kapatıp kadının suratına yapıştırdığı avuç içini hayal etti. Kadının tokadın şiddetiyle yere yapıştığını düşünürken yumruğunu sıktı. “Bir şey yok, komodine çarptım,” dedi.

“Kör müsün ki koca komodine çarpıyorsun? Ne halt ediyorsan bırak da ellerini yıka, sofraya gel. Yemek hazır,” dedi kadın. Erkek kadının suratını görmemek için aç olmadığını söylemek istedi. Ama yapamadı. Öğlen de erkeklerle sohbete dalıp azıcık yemiş, kurt gibi acıkmıştı. Yumruğunu hafifçe açtı, sıkmaktan eli uyuşmuştu. Ona söylendiği gibi ellerini yıkayıp sofraya oturdu. İtaat etmeye alışıyordu da cevap vermemek, söylenen her kötü sözü yutmak ağrına gidiyordu. Kadın adamın gözlerinin içine bakarak “Hadi zıkkımlan!” dedi ve tabağı önüne fırlatır gibi yamuk bıraktı. Sanki erkeğin demin aklından geçenleri okumuş gibi pis pis sırıtıp yemeğini yemeye başladı.

Masada oğlu yoktu. Sokakta yaptıkları maça kendini kaptırmış, eve gelmemişti. Artık kimse erkeği umursamıyordu. Çocuklar bile ondan daha fazla söz sahibiydi. Kendini o kadar aşağılanmış hissetti ki boğazı düğümlendi. Çorbasını bile zor bitirdi. Kadın televizyon karşısında keyif yaparken erkek sofrayı topladı, bulaşıkları yıkadı ve hava almak için bahçeye çıktı. Bir köşeye sinmiş gibi oturdu. Kimseye görünmek, kimseyle konuşmak istemiyordu. Cebinden sigarasını çıkarıp yaktı. Nefesi ciğerlerine doldururken en yakın arkadaşına kavuşmuş gibi hissetti. Tek hissedemediği empatiydi. Yıllarca karısına çektirdiklerinin aynısını bire bir yaşadığını, yaptıklarının yanlış olduğunu fark edemeyecek derecede erkek hegemonyasına inanarak büyütülmüştü. Kadından nefret ediyordu. Gücünü elinden alan bu deneyden nefret ediyordu. Ona saygı göstermeyen çocuklarından nefret ediyordu. Ve en çok da kendineydi nefreti. Para için bile bile denek olmayı kabul etmişti. O sırada kapının açıldığını ve ayak seslerini duydu. Kadın elinde kekle karşı komşunun kapısını çalıyordu. Komşu çıktı, sarıldılar. Kapı önünde laflamaya başladılar. O kadar mutluydular ki erkeğin midesi bulandı. Kadın sağa sola iyice bakıp çocuklardan başka kimseyi göremeyince komşuya fısıltıyla karışık bir şeyler söyledi. İkisi de kahkaha attılar. Kadınların kıyafeti bile değişmişti. Kimse laf edemeyince açık seçik giyinmeye, canları istediği gibi sokaklarda cak cak sakız çiğnemeye başlamışlardı. Kadın daracık bir pantolonun üzerine V yaka bluzla sokağa çıkmış, kafasını örtmemişti. Adam vazgeçti. Buradan çıkar çıkmaz kadını terk etmeyecekti. Onu yola getirecekti. O kadar sinirlenmişti ki fark edilmek umurunda olmadı. Hızla eve doğru yürümeye başladı.

“Hoopp bir selam yok mu komşu?” diye alay edercesine sordu diğer kadın. Adam cevap vermeden gözden kayboldu.

“Boş versene sen bu itleri… Eğitilemez bunlar. Aslında tekme tokat girişeceksin bunlara. Ama biz it değiliz ki dalaşa girelim,” dedi kadın. Kahkahaları evin içine doldu. Sonra yeniden fısıldaşmaya başladılar.

“Kız ben kendimi tutamıyorum. Arada gece uyurken tekmeliyorum herifi. Hıncımı alacak yol bulmuşum, kaçırır mıyım? Arada uyanıyor tekmeyi yiyince ama ses edemiyor. Hem ne iyi yaptı şu kadın, çekti bıçağı kocasına. Nasıl götürdüler adamı karısına küfür etti diye. Valla ben bugünden sonra tüm korkumu yendim. Bu deneyi yapanlar bizim tarafımızda kız! Öldürsek suçlusu erkek der bunlar!” derken yüzünde anlamsız bir sırıtma vardı komşunun. İçindeki canavar uyanmış, kadının bakışı bile değişmişti. Kadın komşusundan izin isteyip eve yollandı. Ama aklı konuşulanlara takılmıştı.

Ertesi gün hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Kadın kendine yüklenen anlamları bile unuttu. Merhamet, anne, sadık, iyi, güvenilir ve daha bir sürü şeydi kadın. Cennet ayaklarının altındaydı. Ama önce insandı ve bıçağı eline alıp karşısında korkan ve karşılık vermeyen bir insanla yüz yüze geldiğinde ne cennet kaldı, ne merhamet. Bıçağın keskin yüzü kadına yalnızca insanlık bıraktı. İnsanın kadını erkeği yoktu. Gücü elinde tuttuğunu fark eden her insan gibi kadın da kibirlendi, bencilleşti. Evlerde kadın sesleri yükseldi. Karşılık vermeye çalışan tüm erkekler polisler tarafından toplanıp hapse gönderildi. İşler çığırından çıktı. Sonra bir sabah erkek uyandığında kadını yatakta bulamadı. Keyifle gerindi. Kadının yüzünü görmeden uyanmak onu mutlu etmişti. Bugün önemli bir gündü. Erkeklerle iş çıkışı toplanacak, bu gidişata dur diyecek bir yol bulacaklardı. Yoksa hepsi deney sayesinde kazanacakları paralarını kadınlara bırakıp hapislerde çürüme pahasına karılarını öldüreceklerdi.  Yataktan kalktı erkek; önce perdeleri açtı. Kadın bahçedeydi ve son zamanlarda hep olduğu gibi yüzünde aptal bir gülümseme vardı. Erkek daha çok tiksindi kadından. Ama sonra bir şey oldu. Kadın camda dikilen kocasına baktı ve el salladı. Sonra da camı açması için işaret yaptı. Adam istemeden de olsa itaat etti.

“Hava çok güzel, kahvaltıyı dışarı hazırladım. Hadi gel barış imzalayalım.”

Erkek şaşkındı. Uyanıp uyanmadığını anlamak için yüzünü kaşırken hafifçe tırnaklarıyla bastırdı. Uyanıktı. Canı acımıştı. Kadına gülümsedi ve tamam anlamında kafa salladı. Acele etmedi, olabildiğince yavaş hareket etti. Bunun bir komplo olabileceğinden şüphelendi. Kadın onu oyuna getirip hapse tıkmak istiyor olabilirdi. Buradaki her kadın aynı şeyi istiyordu ve hepsi kedinin fareyle oynadığı gibi kocasıyla oynuyordu. Hiçbirinin acelesi yoktu. Yavaş yavaş, acı çektire çektire kocalarından kurtuluyorlardı kahpeler.

Bahçeye çıktığında güneş, hafif bir esintiyle birlikte yüzüne çarptı. Elini gözüne siper ederek sofraya baktı. Kadın bahçeden kopardığı gülü bile sofraya koymuştu. Tam da izledikleri Türk dizilerinde aşıkların oturduğu sofralara benzetmişti. Adam şaşkındı. Ama yapacak bir şey yoktu. Oturacak karısıyla kahvaltı edecekti. Kadın yüzünde ne anlama geldiğini çözmenin mümkün olmadığı bir sırıtışla sandalyeye oturmadan önce kocasına çay doldurdu.

“Bugün iş değişiyordu. Ben telefonumdan baktım. Bu ay sütçüyüm. Bol bol inek sağıp, buzağı doğurtacağım. Sen ne iş yapacaksın?” derken koca bir reçelli ekmeği ağzına tıkıştırdı.

Adam şaşırmıştı. O kadar şaşırmıştı ki aylık görevine bile bakmamıştı. Hemen cebinden telefonunu çıkardı, ekrana gelen mesaja tıkladı. Bu ay kasap çırağı olacaktı. Gelen etleri doğrayacak ve dağıtıma çıkacaktı. Kadın kahkaha attı.

“Birimiz yaşatacağız, birimiz öldüreceğiz demek. Kısmet!” Kadın gözlerini erkeğinkine dikmişti. Hazırladığı reçelli ekmeği erkeğe uzattı. Erkek ekmeği aldı, ama yemedi. Kadın erkeğin diğer erkekler gibi çok korktuğunu biliyordu. Bu durumdan eskisi kadar faydalanmasa da bazen kendini tutamayıp laf sokuyordu. Ama deney ona eskisi kadar zevk vermiyordu. Hem adamı bir zamanlar çok sevmişti. Onunla evlendikten sonra nefret etmiş, bu deney sayesinde bütün kinini nefretini üzerine kusmuştu. Kadın komşularını düşündü. Salak kadınlar çok ileri gitmiş, kocaları hapse girince yaptıklarından pişman olmuşlardı. Kadın karar vermişti. Aynı hataya düşmeyecekti. Hem adam da hatasını anladıysa bu işten çok karlı çıkabilirlerdi. Tam düşündüklerini söyleyecekken vazgeçti. Birkaç gün böyle davranacak, adamın davranışlarını tartacaktı.

Kahvaltı bitti, adam ve kadın işe gitti. Artık iş de keyifsizdi. Ne adamlar karılarından dert yanıyordu, ne kadınlar evde kocasına nasıl kan kusturduklarından bahsediyordu. Artık herkes aynı konulardan sıkılmıştı. Ya da hepsi duruma alışmıştı veya hepsinin hayatı zaten birbirinin aynıydı. Erkekler iş çıkışı toplantı yaptı. Kameralardan uzak olabilecekleri tek yerdelerdi: Erkekler tuvaleti. Karar vermişlerdi, ayaklanacaklardı. Deneyin sona ermesi için yürüyüş yapacak, gerekirse karılarını sokak ortasında döveceklerdi. Aralarından birkaçı korkup kabul etmedi. Birkaç tanesi toplantıyı terk etmek istedi. Kavga çıktı. Hıncını karılarından çıkaramayan tüm erkekler birbirine saldırdı. Öyle kin ve nefret doluydular ki kimse kavgayı sonlandıramadı. Yorgunluktan yere yığılana kadar birbirlerini dövdüler. Kimin kime neden vurduğu belli değildi. Nefes nefese herkes bir tarafa yığıldığında, küfürler yerini acıdan inlemelere bırakmıştı. Kavgayı uzaktan izlemekle yetinen ve arada çaktırmadan birkaç tekme savuranların dışında hepsi kan içindeydi. Ama kimse şikayetçi değildi. Rahatlamışlardı. Birkaçı aynada kendine bakıp kahkaha bile attı. Sonra içlerinden biri bağırmaya başladı.

“Nefes almıyor! Lan bu nefes almıyor! Öldü mü lan bu?”

Hepsi etrafına toplandı. Biri nabzına baktı. Yaşamadığını belli edercesine dudak büküp kafa salladı. Korkmuşlardı. Herkes suçu birbirine attı. Bazıları çaktırmadan kapıdan sıvışmaya çalıştı. Sonra aralarından biri suçu karısına atmayı teklif etti. Hem böylece deney sırasında bir adamı öldüren kadına ne ceza vereceklerini de görmüş olacaklardı. Paçayı sıyıracağına inanan ve kadınlara iyice bilenen tüm erkekler kabul etti. Aralarından bir kişi bile hayır demedi. Ama kameralara yakalanmamak lazımdı. Hızlıca plan yapıldı ve tüm erkekler evin yolunu tuttu. Bir tanesi yemekten sonra ölen adamın evine gitti. Karısına adamı sordu. Henüz eve gelmemişti. Adam şaşırmış gibi yaptı. Sonra en son kocasını tuvalette gördüğünü söyledi. Acaba başına bir şey mi gelmişti. Kadın omuz silkip kapıyı kapattı. Adamı aramadı bile. Gece uykusu gelince gitti yattı. Plan tutmamıştı. Ceset çürümeye başlamıştı. Başka biri adamı patates çuvalıyla dağıtıma çıkacak tıra yüklemeyi, gecenin bir yarısı da evinin bahçesine gömmeyi teklif etti. Gece kameraların görüş açısının iyi olmadığını ve nöbetçilerin genelde uyukladıklarını biliyorlardı. Ama kimse görevi kabul etmedi. Bir cesedi tuvaletten çıkarıp gömmeye cesaret edemedi. İki gün geçmesine rağmen adam gelmeyince karısı endişelendiğinden değil de işleri tek başına yapmak istemediğinden kocasını merak edip onu en son gördükleri yerlerde aramaya gitti. Her tarafa baktı. Ama onu bulamadı. Sonra adamın tuvalet dediğini hatırladı. Erkekler tuvaletine de bakmalıydı. Kapının tokmağına sarıldı, birkaç defa açmayı denedi. Kapı kilitliydi. Altındaki boşluktan içeri doğru baktı, kimseyi göremedi. Sadece burnuna bir koku geldi. Daha önce hiç bilmediği bir koku; ağır ve mide bulandırıcıydı. O anda yerdeki kan izlerini fark etti. Birkaç adım geri çekildi. Derin bir nefes aldı. Titremeye başladı. Kocasını öldürmüşlerdi. Bu koku onun kokusuydu. Ölümün leş kokusu, insanın çürümüş kokusu… Ne yapacağını şaşırdı. Yetkililere gitse onu suçlayabilirlerdi. Sonuçta kadınlar azmıştı. Kocalarına şiddet uygulayanlar, buna rağmen yargılanmayanlar vardı, duyuyordu. Herkes ondan şüphelenirdi. Kimse inanmazdı. On beş yıldır aynı yastığa baş koyduğu adamın öldürülmüş olmasını değil de bu yüzden yargılanabileceğini düşünüp ağladı. Korkudan ağladı. Ne yapacağını bilemediği, kimseye anlatamayacağı için ağladı. O kadar çok hıçkırıyordu ki yaklaşan ayak seslerini duymadı. Ama erkekler onu duymuş, suçu ona atmak için yakaladıkları fırsatı kaçırmamışlardı. Kadını yaka paça tutmuş birkaçı onu suçlayarak oyalarken biri de kilitli kapıyı açmıştı. Polisi aradılar. Kadını kendilerince adalete teslim ettiler. Adaletin yerini bulduğuna gerçekten inanıyorlardı. Bu deneyde tüm olanların ve tüm kötülüklerin suçlusu kadınlardı. O yüzden biri hapse girmeli, diğerleri de akıllanmalılardı. Herkes evlerine dağılıp olacakları beklemeye başladı. Sabaha karşı bir polis arabasının mavi kırmızı ışıkları sokağı aydınlattı. Katil zanlısı yorgun ama mutlu görünüyordu. Arabadan indi, pencere kenarlarından uzatılan kafalara tek tek baktı, polislere selam verip evine girdi. Kimse deneyi yapanların gerçek katili bildiğinden şüphelenmedi. Korku büyüdü. Artık deneyin amacı belliydi. Bu işkence bitmeyecekti. Tek yol vardı. Erkekler, bu deneyin biteceği güne kadar tek kelime etmeden karılarına itaat etmeye ve sorun çıkarmamaya özen gösterecekti. Aksi takdirde girebilecekleri iki delik vardı. İkisi de birbirinden beterdi. Hapishanede ya da toprağın altında çürümek için bir deneyin parçası olmuşlardı. Başka seçenekleri yoktu. Kadınların sözünden dışarı çıkmayacak, hayatta kalmak için çabalayacaklardı.

Bir insanın ölümü erkeklerde korkuyu, kadınlarda merhameti tetiklemişti. Gerçi erkekler korkuyu seçmese kadınlar merhameti hatırlar mıydı kimse bilemezdi. Herkes rolüne alışmıştı. Evin reisi kadın oldu, iş bölümüne herkes uydu, üretim çoğaldı, evlerden akşam vakti çıt çıkmıyordu. Kavgalar azaldı ama mutluluk artmadı.

Sonra bir sabah hoparlörden bir ses duyuldu:

Deney sona ermiştir. Herkes evine gitmekte serbesttir.

Ve bu anons bir saat boyunca devam etti. Kimse yerinden kalkıp eşyalarını toplayamıyordu. Kimse buradan çıkmak için istekli görünmüyordu. Ama kimse kalmak da istemiyordu. Hiç biri eskiden olduğu kişi değildi. Hiçbiri eski haline nasıl döneceğini bilmiyordu. Bu iş bitince karısını öldürmeyi planlayanlar ona kötü söz söylemeye korkar olmuştu. Bu iş bitince kocasının yapabileceklerinden korkan kadınlar içindeki canavarı fark etmişti ve kimseden korkmuyorlardı. Hepsi biliyordu. Konu kadın ya da erkek olmak değildi. Konu insan olmaktı. Ve her insan fırsatını bulduğu anda yara aldığı yerden yara açıyordu. Başkasında açtığı yara ne kadar büyükse o kadar tedavi oldum sanıyordu. Konu kadın ya da erkek olmak değildi. Konu insan olmaktı Ve her insan güce sahip olduğunda insanlıktan çıkıyor, aciz olanı ezmekten karşı konulamaz şekilde zevk alıyordu.


*Bu hikaye, Dedektif Dergi'nin 21. sayısı için yazılmıştır.



  • Instagram
  • Twitter
  • Facebook
  • Gri LinkedIn Simge