Ara

SENTETİK İNSAN PROJESİ

İçinde dünyaları barındırdığı için mi kendini yere göğe sığdıramaz insan? Ya da dünyayı keşfetmek mi daha zordur yoksa bir insanın iç dünyasını mı? Mesela hafızanın mı sınırları daha geniştir yoksa gökyüzünün mü? Hatıraların sayısı mı daha fazladır yoksa gökyüzündeki yıldızların mı? Yıldız kaydığında neden dilek tutulur? İnsanın mı oldurma gücü daha fazladır yoksa kayan yıldızın mı? Dünyanın sırlarını çözmekle insanlık anlaşılabilir mi? Ya da dünyayla aramızdaki bağı fark etmemiz kötülüğü durdurabilir mi?  Gece midir karanlık olan yoksa düşüncelerimiz mi?

Psikiyatrist Gustav Jung şöyle der: Dünyada var olan tek gerçek tehlike insanın kendisidir. Ve gülünç bir biçimde bunun farkında değildir. İnsanın beyni incelenmeli. Çünkü olacak bütün kötülüklerin kaynağı orasıdır. 

2001 yılında HIV yüzünden kaybettiği kardeşinin hikayesini bu cümlelerle yazmaya başlamıştı Yeşim. Bir daha da bilgisayar başına oturup devamını getirememişti. İnsanların kötü oluşundan bahsetmek yalnızca sorunları büyütmek demekti. İnsanların nasıl daha iyi olabileceğinin yollarını yazacak gücü ise kendinde bulamıyordu. Her gece kabus görüyordu ve bundan kaçış yolu yoktu. Yazmaya devam edemeyeceğini anlayınca bilgisayarı uzun süre açmamak üzere kapamıştı. Ta ki Amerika’da genetik mühendisliği okuyan kuzeninin telefonuyla kendini inanılması güç bir dünyanın içinde bulana kadar. Öyle bir dünyanın kapısı aralanmıştı ki, bu yeni dünya; mahkeme salonlarında geçirilen saatleri, kardeşi gibi HIV pozitif olan hastaların tek umudu olduğu günleri beraberinde getirmişti. Duruşmada derdini anlatmak, doktorların ağır eleştirilerine maruz kalmak ve hatta tıp dünyasının ve ilaç sektörlerinin nefretini kazanmak sorun değildi de kardeşinin ölümünü engelleyemediği gibi diğer hastaların da ölümüne sebep olmaktan korkuyordu. Kardeşini kaybettiği anı her gece yeniden yaşamaktan bıkmıştı ve bu kabuslardan kurtulmak istiyordu.

Uykuya daldığı anda Yeşim kendini hastane odasında kalp monitörüne bakarken buluyordu. Monitörde dümdüz akan bir çizgi görüyordu. Ölümü gösteren dümdüz bir çizgi ve sonu olmayan tiz bir ses… Yaşamın inişli çıkışlı hallerine benzeyen ve hayatta olduğunu gösteren zikzak çizgilerin aksine ölümün çizgisi dümdüzdü. Tüm iniş çıkışlar bir anda son buluyordu. Artık kardeşinin sonsuza dek hayatından çıktığını ve onu bir daha göremeyeceğini bilmenin, onsuz hayatı hayal edememenin korkusu sarıyordu tüm benliğini, bencilce bir korkuyla sarsılıyordu. Sonra başka bir duygu devreye giriyordu. Rahatlama duygusu… Karşısındaki cansız bedene bakınca bir rahatlama hissediyordu. Çünkü artık kardeşinin gözlerinin önünde eriyişini izlemek zorunda değildi, hastanede geçirdiği zamanlar artık bitmişti. Ama bu duygu da uzun sürmüyordu, kısa bir süre sonra canı acımaya başlıyordu. Çünkü en yakınının acı çekmesini izlemektense ölümünü yeğlemek tarifsiz bir vicdan azabını da beraberinde getiriyordu. Öleceğini kabullenmek, onun için savaşmaktan vazgeçmek insanın canını yakıyordu. Çaresizlik duygusu kalbini öyle bir sarıyordu ki kabusunda nefes alamıyordu. İşte tam o anda kardeşiyle göz göze geliyordu. Masmavi ve kocaman gözler ona bakıyor ve “kurtar beni” diyordu. Yeşim kardeşinin ağzının açılmadığını görüyor, ama sesini duyuyordu. “Kurtar beni!” Her seferinde kabusundan terler içinde uyanıyordu.

Yine kabuslarla geçen bir gecenin ardından Amerika’da genetik mühendisliği okuyan kuzeni onu aramış, haftaya Türkiye’ye geleceğini ve kesinlikle buluşmaları gerektiğini söylemişti. Telefonda anlatılamayacak kadar önemli bir konuyu konuşmaları gerekiyordu. Yeşim’in aklına ilk gelen HIV’in artık tamamen tedavi edilebilir bir hastalık olduğuydu. Ama bu durum artık umurunda değildi. Kardeşi ücretini karşılayamadıkları ilaçlar yüzünden eriyip gitmişti. Çünkü o yıllarda Aids olanlara sapık gözüyle bakılıyor, tedavisini devlet karşılamıyordu. Hem artık eskisi kadar idealist biri de değildi, kimseye fayda sağlamak istemiyordu. Yine de kuzenini kıramamış ve onunla buluşmuştu. Ve bu buluşma yalnızca Yeşim’in hayatını değiştirmekle kalmadı. Yeşim’i de tümüyle değiştirdi.

Kuzeni uzun uçak yolculuğunun ardından hiç uyumadan Yeşim’in evine gelmişti. Beş dakika süren hasret giderme konuşmasından sonra kuzeni Can, sehpanın ortasına şeffaf bir poşet bırakmış ve gözlerini Yeşim’e dikmişti. Poşetin içinde birkaç tüp, içleri çeşitli sıvılarla dolu şişeler, filmlerde gördüğü, içine mikropların yerleştirildiği şeffaf yuvarlak kutular ve ne olduğunu anlayamadığı tıbbi malzemelerle dolu bir poşetti bu.

“İyi bir avukat mısın?” diye sordu Can. Yeşim şaşırmış, Can’ın başının dertte olduğunu düşünmüştü. Nedense insanlar aklına ilk olarak kötüyü getirmeğe programlıydı. Evrimleşme sürecinde hayatta kalmamızı sağlayan da bu alışkanlığımızdı.

Yeşim cevap vermek yerine neler olduğunu sordu. Can da nefes bile almadan yirmi dakika boyunca konuştu. Cümlesini tamamlayıp da Yeşim’in yüzüne baktığında fal taşı gibi açılmış gözlerle karşılaşmak Can’ı şaşırtmadı. Anlattıklarını kim duysa aynı tepkiyi verirdi.

“Sentetik İnsan Projesi. Çalışmalarınıza gerçekten bu adı mı koydunuz?” diye sordu Yeşim.

“Bizim tercih ettiğimiz bir isim değildi. Ama insanlığın gidişatını düşündükçe sentetikten daha anlamlı bir sözcük olamazdı değil mi?”

Gerçekten de olamazdı. Yeşim ayağa kalkıp camdan dışarı baktı, yağan yağmuru izledi. Atmosferdeki hava kirliliğinin süzülen damlalar üzerindeki etkisini düşündü. Artık her şey biraz sentetikti ve bunun başında da insan geliyordu.

“CRISPR kitlerini çok uzun zaman önce Türkiye’ye göndermiştik. İdealist bazı doktorlar, genetik mühendisleri, biyologlar ve hatta veterinerler yaklaşık altı aydır çalışmalarını sürdürüyor. Dünya üzerinde bizim gibilere ‘biyokorsan’ deniyor. Henüz hiçbir ülke bizi kabul etmeye hazır değil. Buna rağmen çalışmalarımızda bazı umut verici gelişmeler var. Dark web sayesinde denekler bulabiliyoruz. Çoğu hasta olan ve ilaçları karşılayacak parası olmayan insanlar…”

Yeşim “dark web” terimini duyunca irkildi. Can bunu fark edince gülümsedi. Herkesin bildiğinin aksine, yalnızca kötülüklerin dönmediği, gizlice birçok faydalı projenin de yürütülebildiği karanlık ağ… Tabii iyilik göreceliydi. Bir insan kendi iradesiyle kobay olmayı kabul ediyorsa bu kime göre neye göre iyiydi? Zaten herkes iyi bir şey olduğunu düşünseydi Can karşısında oturuyor olmazdı.

Yeşim üzerinde CRISPR – Cas 9 yazan poşeti aldı. Ne demişti Can? Bu kit sayesinde daha az zamanda ve çok daha az maliyetle insanların DNA diziliminde değişiklik yapabiliyorlardı. DNA’ya istediklerini ekleyebiliyor ya da çıkarabiliyorlardı. Böylece hasta hücreleri kesip atabiliyor, mutasyona uğraması sağlanan yeni hücrelerle hastalığı tedavi edebiliyorlardı. Üstelik yalnızca hastalar üzerinde kullanılmıyordu. Doğmamış bir bebeğin mavi gözlü olmasını garantilemek, anne ve babadan gelecek genleri seçerek daha sağlıklı nesiller yetiştirmek bile dahildi. Hatta hastalık yayan dişi anofel sivrisineklerinin henüz yumurtadayken cinsiyetini değiştirmek ve sarı humma, sıtma gibi hastalıkların sonunu getirmek dahi mümkündü. Testler henüz hatasız değildi. Ama kesinlikle gelecek vadediyordu. Amerika’da çevrimiçi alışveriş sitelerinden bu kitleri herkes satın alabiliyor, deney yapabiliyordu. Üstelik kendi iradesiyle kobay olan insanlara ya da bu testleri zarar vermeden, hayvanlar üzerinde uygulayanlara kimse dava açamıyordu. Ama Türkiye’de durum biraz farklıydı. Henüz yasaların CRISPR diye bir teknolojiden haberi yoktu. Yeşim, bu kitlerden satın alıp deney yapan bilim insanlarının sayısını duyduğunda inanamamıştı. Araştırmaları kendi evlerinde yapıyor, testler için gönüllü hastaları kullanıyorlardı. Kanser hastası gönüllülerden birinin durumu ağırlaşınca da eşi bu kitleri internet üzerinden temin ettikleri için siber suçlarla mücadele birimine şikayette bulunmuştu. Can yargılanmak üzere buradaydı.

“Peki madem bu çalışmalar tüm tıp dünyasında uygulanıyor ve biyokorsan denilen kişilerin tümü zaten bilimle uğraşıyor bu kitleri neden Amerika’dan getirttiniz? Türkiye’deki laboratuvarlarda da vardır zaten. Neden laboratuvarlarda çalışmak yerine evlerinizde insanları iyileştirmeye çabaladınız? Neden suçlu gibi davrandınız?”

“Araştırmalarımızı laboratuvarlarda yapıp iyi bir sonuç alsaydık bundan kim faydalanırdı?

Yeşim soruya şaşırmıştı. “Tabii ki tüm insanlık” diye cevap verirken Can’ın alaycı gülüşüyle karşılaştı.

“Hakan aids olduğunda kaliteli ve uzun bir yaşam sürebileceği ilaçlar vardı Yeşim. Peki Hakan neden öldü?”

Yeşim donup kalmıştı, Can haklıydı. Araştırmaları bir ilaç firması adına yapıp başarılı olmaları demek yalnızca zenginlerin ulaşabileceği ve ilaç firmalarının cebini doldurabileceği sistemin parçası olmak demekti. Olacak tüm kötülüklerin kaynağı paranın kölesi olmuş insanlardı. Yeşim, Can’ın yüzüne baktı ve davayı kabul ettiğini söyledi. Belki bu sayede kabuslarından kurtulabilirdi.

Ertesi gün Yeşim işe koyuldu. Can’ın getirdiği bilgisayardan dark webe girdi. CRISPR teknolojisi ile ilgili bulabildiği tüm makaleleri, yurt dışında açılmış tüm davaları inceledi. Hem Türkiye için hem de Yeşim için böyle bir dava ilkti. Bugüne kadar yalnızca boşanma davalarıyla ilgilenmiş olmasına rağmen Can’ın ona neden güvendiğini gayet iyi biliyordu ve bu güveni sarsmak istemiyordu. Bu yüzden de tıp ve bilişim hukukunda kendini kanıtlamış birilerinin yardımı gerekiyordu. Dava açıldığı gün sosyal medya öyle bir çalkalanmıştı ki Yeşim teklif etmeden tüm avukatlar kendisiyle iletişime geçmişti bile. Henüz ilk celse bile görülmeden medyanın ilgi odağı olan Yeşim’in tüm sosyal medya hesaplarında takipçileri artmış, mesaj kutuları yüzlerce mesajla dolmuştu. En acısı da mesajların çoğu HIV pozitif hastalardan geliyor, hepsi denek olmak için adeta yalvarıyordu.

Bu dava, biyokorsanlar lehine sonuçlanırsa emsal teşkil edecekti. İnsanlar CRISPR teknolojisinden faydalanmak için kobay olmanın yollarını arayacaklardı. Çünkü artık kimsenin hastane ve doktorlara güveni kalmamıştı. İlaçlar öldürmeyip süründürüyor, doktorlar çare olarak iyileştirmek yerine hastaların ömrünü uzatacak ilaçları reçete etmekten ötesini yapmıyordu. Çünkü iyileşen insanlar ekonomiye fayda sağlamıyordu. Dünyaya hasta insanlar lazımdı.

Sağlık bakanı, savcıyı aramış, iki tarafı bir araya getirerek uzlaşmaları emrini vermişti. Dava kaybedilirse olacakları kimse göze alamıyordu. Davayı açan Mehmet Bey’e şikayetinden vaz geçmesini söylemenin de bir faydası olmayacaktı. Çünkü tüm ülkenin takibinde olan bir davadan vaz geçilmesi yeni komplo teorilerini doğuracaktı.

Yeşim savcı ve davacı tarafla buluşacakları sabah erkenden kalktı, kahve makinesinin düğmesine bastı ve mutfak camından dışarı baktı. Güneş her zamankinden daha parlak göründü. Uzun zamandan sonra ilk defa dün gece kardeşi kabusu olmamıştı. Rüyasında, gözlerini kalp atış monitörüne dikmek yerine kardeşine baktı, öldüğünü anlayınca elini tutma cesaretini gösterdi. Kardeşinin gözleri kapalıydı ve bu sefer Yeşim’in kulağını yırtarcasına duyduğu “Kurtar beni” çığlığı yerine yüzünde hafif bir tebessüm vardı. Yeşim kardeşine veda etti. İkisinin de ruhunun özgürlüğüne kavuştuğunu hissetti. Bu sabah, hayatına anlam katabilmek için bir sebebi vardı ve insanları ölümden kurtarabilecek gücü… Kardeşinin “kurtar beni” çağrısı aslında kendisi için değildi, biliyordu. Bu çağrı, aynı hastalıktan mustarip, pahalı ilaçlara erişemediği için ölen tüm hastalar içindi. Yeşim artık onları kurtarabilirdi. O yüzden bu sabah uyandığında huzurlu ve kararlıydı. Uzlaşmayacaktı.

Derin bir nefes aldığı sırada telefonu çaldı. Arayan peşini bırakmayan gazetecilerden biriydi. Hepsi röportaj peşindeydi. Bu sefer nazikçe konuşmak yerine kırmıza tuşa basarak karşısındakinin yüzüne kapattı. Bundan karşı konulamaz bir zevk aldı. Yıllarca iyi bir yazar olmak için ne kadar çabaladığını düşündü. Yazdığı romanları tüm yayınevlerine gönderip her seferinde ret cevabı aldığı yılların ardından yazarlığıyla olmasa da, sosyal medya sayesinde avukatlığıyla adını duyurmuştu. Onu reddedenler peşinden koşmaya başlamıştı. Hatta yayınevleri hayatını yazması için para bile teklif etmişti. Sanatın bu kadar basitleştirilmesini ve her şeyin ticarete dökülmesini bir türlü hazmedemediğinden yazarlık serüveninden vazgeçmişti. Ünlü olmayı hiçbir zaman istememişti. Ama şimdi bu durumdan faydalanma vakti gelmişti. Bu fırsatı kaçırmayacak, CRISPR teknolojisini, DNA’ya nasıl yeni harfler eklediklerini, bu yöntemle hastalıkların tedavi edilebildiğini, biyokorsanların dünyayı değiştirmek uğruna aldıkları riskleri, ilaç sektörlerinin insanları nasıl kullandığını, ölüme mahkum ettikleri hastaların ömrünü ilaçlarla uzatarak nasıl gelir elde ettiklerini, kısacası insanlığın gerçekliğini herkese anlatacaktı. İnsanların nasıl iyi olabileceğiyle ilgili çözüm aramayacaktı. Optimistlerin gözünü açabilmek için kapitalistlerin çarkına çomak sokabilse yeterdi.

Aylarca soluksuz çalıştı. Yaklaşık on beş kişilik bir ekip halinde davayı kazanabilmek için çabalarken bir yandan da tehdit telefonlarıyla uğraşıyordu. Onu yıldırmalarına izin vermeyecekti. En yakınlarına bile nereye gittiğini söylemeden evinden birkaç eşyasını alarak ekibiyle bir villaya kapandı. Telefonunu kapattı, sosyal medyada hakkında yazılanlardan haberi bile olmadı. Bazı günler o kadar çok çalışıp o kadar az uyuyorlardı ki hepsinin bu davaya inancı tükeniyordu. Yeşim bile vazgeçecek gibi oluyordu. Böyle zamanlarda hemen Can’ı arıyordu. Çünkü doğru yolda olduğuna dair inancını arttırabilecek tek kişi oydu. Can, idealist bir bilim insanı olmasının dışında mükemmel bir hatipti. Dünyanın değişmesi ve iyiliğin kazanması için onlara ihtiyacı olduğunu öyle güzel bir dille anlatıyordu ki herkes eskisinden daha büyük bir şevkle işine sarılıyordu. Her seferinde sözlerini CRISPR Cas9’un faydalarıyla bitiriyordu.

“Size iyi bir haberim var. CRISPR sayesinde körlüğe sebep olan retinis pigmentosa hastalığının tedavisi bulundu”

Alkış, mutluluk nağraları ve kahkahalar eşliğinde telefon kapatılıyor, herkes işinin başına dönüyordu. Bu döngü neredeyse her hafta tekrarlanıyordu. Mesela bir önceki konuşmalarında nesli tükenmek üzere olan Hint fillerinin Sibirya soğuğuna bile dayanabileceğini, Harvardlı genetikçilerin bu teknik için patent başvurusunda bulunduğunu öğrenmişler, bu bilgiden yola çıkarak savunmalarını hazırlamışlardı.

Gecelerinin gündüzleriyle karıştığı, on beş kişinin gözlerden ve tehditlerden uzak kalabilecekleri bir evde başka kimseyi görmeden çalıştığı ayların ardından duruşma günü gelmişti. Yeşim’in savunması hazırdı. Korunma talebi kabul edilmiş, mahkeme salonuna silahlı korumalar eşliğinde gitmişlerdi. Kardeşini kaybettiğinden beri hiç bu kadar korkmamıştı. Çünkü bu davayı kaybetmesi demek kabuslarının da geri dönmesi, her gece yeniden ölümle yüzleşmesi demekti. Bu davayı kaybetmesi kardeşini yeniden ve sonsuza dek kaybetmesi demekti.

Duruşmanın ertesi günü Yeşim, Can ve davada görev alan tüm yardımcı avukatlar masanın etrafında toplanmışlardı. Aralarında diğer biyokorsanlar da vardı. Hepsinin gözü duvara yansıtılan gazete manşetlerindeydi.

“Sentetik İnsan Kazandı!”

“Kendi Kendinin Doktoru Olma Devri”

“CRISPR Teknolojisi Yalan Pazarlıyor!”

“Biyokorsan Değil, Yeni Nesil Don Kişot”

“İlaç Kullanmadan İyileşmek Mümkün müdür?”

“Yeni iş ilanı: Kobay Aranıyor”

“Hakim, Amerika’nın DNA’larımızı Kopyalamasına Onay Verdi”

“Tek Bir Genom Değişikliği İle Sağlıklı Olmak Mümkün müdür?”

Her gazete ayrı telden çalıyordu. Bazıları biyokorsanları yere göğe sığdıramazken bazıları ise yerin dibine sokuyordu. Ama Yeşim’in umurunda değildi. Onlar kazanmıştı. İnsanlar kendi bedenini istediği gibi kullanma özgürlüğüne sahipti ve kendi istekleri dışında hiç kimse vücutlarına tek bir iğne bile batırmamıştı. Enjekte edecekleri karışım biyokorsanlar tarafından hazırlansa da birbirlerini hiç görmemiş, hastalara kullanacakları kitler motosikletli kuryelerle teslim edilmişti. Ayrıca ülkeye sokulan CRISPR kitlerinin gümrük yasaklı listesinde adı bile bulunmadığından hakimin davayı düşürmekten başka çaresi kalmamıştı.

“Yapabileceğiniz tek şey var Sayın Hakim. 5237 sayılı TCK hukuku esas alınarak, başkasının intihar kararını uygulayabilmesi için gerekli ortamı sağlamak, mağdurların vücuduna bilinmeyen madde enjekte etmesine yardım etmek suçundan müvekkillerimi yargılayabilirsiniz. Ancak CRISPR teknolojisinin basının deyimiyle biyokorsanlar tarafından, gerçekte ise ilaç önerme ve uygulama hakkına sahip, kısacası bilirkişi tarafından gönüllü deneklerde kullanılmasının yasa dışı olduğuna dair hüküm vermenize yetecek delil yoktur,” demişti Yeşim ve kazanmıştı.

Şimdi iş yine insanların beynine kalmıştı. Ne demişti Gustav Jung? En büyük tehlike insanın kendi beynidir. Bu sabah herkes gazeteleri açacaktı. Bazısı CRISPR’nin bir aldatmaca olduğunu okuyacak, bazıları ise ilaç kullanmadan iyileşmenin mümkün olduğuna inanacaktı. Teknoloji değişecek, bilim değişecek, zaman değişecek; bir tek şey aynı kalacaktı. İnsanın neye inanmak istiyorsa onu gören beyni. İşte gerçek tehlike ve kötülük de bu yüzden asla son bulmayacaktı.


*Bu hikaye Dedektif Dergi'nin 27. sayısı için yazılmıştır.

  • Instagram
  • Twitter
  • Facebook
  • Gri LinkedIn Simge