Ara

KAFA

Sizin medeniyet dediğiniz; dünyanızı patlamaya hazır bir balona çevirmişti de, bunu görmesi gereken gözlerinize uygun güneş gözlüğü henüz icat edilmemişti.

Size biraz geldiğim yeri anlatarak başlamalıyım. Belki o zaman beni yargılamak yerine anlamaya çalışırsınız. Ülkemin adı ‘İki kafa’ anlamına gelen Harmone ve bu ülkede herkesin iki kafası var. Biri hep iyilik düşünür diğeri ise hep kötülük. İşte bu yüzden herkesin savaşı kendisiyledir. İçimizdeki dengeyi sağlamakla o kadar meşgulüzdür ki, hiçbirimizin başkasıyla uğraşacak vakti olmaz. Bir de Tanrılarımız çok meşhurdur bizim. Mesela aşk tanrısı Preya! Aşkla filan işi yoktur. Varsa yoksa nefret! Çünkü Preya der ki: Aşık olmak kolaydır. Mühim olan nefret duygusunu bastırmaktır. Ona göre aşka en yakın duygu nefrettir ve tüm tanrılara göre denge, zıtlıkların uyumundan ibarettir.

Bolluk Tanrısı Jarn’ı arayanlar kıtlığın ortasına bakmalıdır mesela. Jarn ya çöllerdedir ya da kutuplarda.

Ben kim miyim? İşte orası biraz karışık. İyisi mi doğduğum günden buraya gelişime kadar başımdan geçen olayları biraz anlatayım da, kim olduğuma siz karar verin.

Harmone’de tek kafayla doğan ilk insan benim, işte bu yüzden de çok değerliyim. Çünkü dış görünüşümle Tanrılara benzerim. Ancak Tanrılar gibi mucize değilim; yoktan var olmadığım için kimse bana tapmayı aklından bile geçirmez. Hayatım diğer herkesten farklıdır benim. Seçimlerimde cesur olmak ve kendi kendime danışmadan karar vermek zorundayım. Uzun uzadıya düşünmeden, iyi mi kötü mü olduğunu bilmeden kararlar alırım. Önce biraz çocukluğumdan bahsedeyim. Akranlarım benden korktukları için pek arkadaş edinemedim. Bana bakınca iyilikle kötülüğü ayırt edemedikleri, zıtlığın uyumunu göremedikleri için korktular. Haklıydılar. Başlarda çok yalnızlık hissettim. Ama sonra fark ettim ki korktukları aslında ben değildim. Kendinden olmayanla yüzleşmek istemiyorlardı. Kendilerinden farklı olanı kabul edemiyorlardı. Çünkü onlara göre sadece Tanrılar farklı olabilirdi, tüm ölümlüler birbirine benzemeliydi. Ben de onları sevemiyordum. İyilikle kötülüğün savaşını izlemekten yoruluyordum. Genelde vaktimi evde boş boş oturarak geçiriyordum. Tek kafanız olduğunda yapacak pek bir işiniz olmuyor. Diğer insanlar başlarına gelenleri kendi kendileriyle uzun uzun tartıştıkları, bir tarafları iyiye yorarken, bir tarafları her olaydan bir kötülük çıkardıkları için işleri bir türlü bitmiyordu. Benimse tek kafayla karar vermem oldukça kolaydı. O yüzden zamanımın çoğu sıkılarak geçiyordu.

Dışlanmama çok üzülen babam bir gün benim yarı tanrı olduğumu iddia etti. İşte o günden sonra her şey değişti. Başlarda birkaç çocuk benimle arkadaş olmak istediklerini söyledi. Birkaçı ise hepimizi dışladı. Dedim ya iki kafalı olunca karar verene kadar kendi iç çatışmaları bitmiyordu. Fikrini son cümlesine kadar yorulmadan savunan ve diğer kafanın her dediğine cevap bulan taraf kazanıyordu. İki kafadan daima bir taraf son kararı veriyordu. Bazen bu durum günlerce sürebiliyordu. Benim yarı tanrı olduğuma karar verip inananlar bahçemize gelip adak adamaya başladı. Ancak inanmayanlar Tanrıların gazabından korktukları için beni kurban etmeye karar verdiler. Bu kararı hangi kafalarıyla aldıklarını bugün bile merak ediyorum biliyor musunuz? Bir insanı öldürmeye karar verirken iyilik düşünen kafa ile kötülük düşünen kafanın sohbetine şahit olmayı çok isterdim. Birbirlerine ne diyorlardı acaba? Neyse lafı fazla uzatmayayım. Öldürülmemden korkan annem ve babam ne yapacaklarını o kadar şaşırmışlardı ve o kadar korkuyorlardı ki durmadan dua ediyorlardı. “Dilek Tanrısı Miya, lütfen oğlumu kurtar; dışlanmayacağı bir yerde mutlu olsun” diyordu annem hep. Benden uzak olmaya bile razıydı. Mutlu olduğumu bilmek dışında hiçbir dileği yoktu. Annemin iyi kafası, kötü kafasından daha büyüktü. Bizim ülkemizde bu durum da çok nadir görülürdü. Çünkü insanların kendi menfaatini gözeterek aldığı her karar bir başkasının kötülüğüne sebep olabiliyor, menfaat işin içine girdiğinde genelde kararı kötü kafa veriyordu. Kendi iyiliğin, bazen başkalarının kötülüğüne sebep olmadan olmuyordu. Annem ise çok farklıydı. O kadar iyi kafalıydı ki… Aaa siz burada iyi kalpli diyordunuz değil mi? Kalbin iyisi kötüsü mü olur Tanrılar aşkına? Tamam tek tanrılı olduğunuzu da biliyorum. Ama kan pompalama görevini üstlenen ve kararlarla hiç ilgisi olmayan bir kalbe bu kadar anlam yüklemenizi hala anlayamıyorum. Heyecanlanınca hızlı atıyor diye iyiyi kötüyü ayırt ettiğini düşünüyorsanız, midenizle âşık oluyorsunuz demektir. Çünkü âşık olunca midenizde kelebekler uçuştuğuna dair edebiyat yapan da sizlersiniz. Neyse konuyu dağıtmayalım. Annem o kadar iyiydi ki Tanrılar dileğini kabul etti.

Bir sabah uyandığımda kendimi sizin dünyanızda buldum. Sokağın ortasında çırılçıplak olduğum için herkes bana bakıyordu. İnsanların giyinmesi gerektiğine ilk defa o gün şahit olmuştum. Rengarenk, birbirinden bambaşka kıyafetlerin arasında o kadar komik gözüküyordunuz ki herkesin tek kafalı olmasına bile bu kadar şaşırmamıştım. Çıplak olduğum için polisler tarafından apar topar arabaya bindirildiğimde kafamı kıyafetlerinizden kaldırıp yüzlerinize bakmak aklıma gelmişti. Halbuki ben tek kafalı olduğum için kurban edileceğimi düşünüyor, üzerinizdekileri de ayine özel bir çeşit sembol sanıyordum. Çünkü bizim dünyamızda yalnızca Tanrılar için süslenilirdi.

Araba ilerlerken sağıma soluma baktım. Herkes tek kafalıydı, müthiş heyecanlanmıştım. Bu dünyada sizden tek farkım çıplak olmamdı sanmıştım, yanılmışım. Kendim gibi sandığım tek kafalı insanlara dünyalar kadar uzakmışım. Sözlerime beni dinledikten sonra yargılayın diye başlamıştım ya vazgeçtim. Çünkü dünyaya geldiğim ilk günü düşününce fikrinizi değiştiremeyeceğim gerçeğiyle yüzleştim. Dedim ya ben bu dünyaya da ait değilim. Ne sizler gibiyim ne de Harmone’deki insanlara benzerim. Ben sizinle uyum sağlayabilmek için o deli saçması kumaşları bedenime geçirdiğim gün sizi anlamaktan vazgeçtim. Çünkü hiçbirinizin kendi mutluluğu için bir adım bile atmadığını, mutluluğu başkalarının size karşı olan duygularında aradığınızı gördüğümde Harmone’de olduğumdan bile daha yalnız hissettim. Kıyafetleriniz bile kendinizi kabul ettirme, beğenilme çabanızın ürünüydü. Sizin medeniyet dediğiniz; dünyanızı patlamaya hazır bir balona çevirmişti de, bunu görmesi gereken gözlerinize uygun güneş gözlüğü henüz icat edilmemişti. Herkesin hayatına dört gözle bakabiliyordunuz da bir kendi kendinize kördünüz.

Galiba babam haklıydı, ben yarı tanrı olmalıydım. Hiçbirinizle uyuşmamamın bir sebebi olmalıydı. Ya siz deliydiniz ya da ben! Ya siz fazlaydınız ya da ben! Şimdi artık dilek tanrısı Miya’ya haykırsam da beni duymazdı biliyorum. Ama dedim ya annem iyi kafalıydı benim, Miya onu yarı yolda bırakmazdı. O yüzden ya siz değişeceksiniz ya da ben!


Bu öykü Zamansız Dergi'de yayınlanmıştır.