Ara

KİNTSUGİ

Cennet ve cehennem içimizdeydi. Beynimizde, kalbimizde, bizi biz yapan tüm hücrelerimizdeydi.

Elime gelen ne varsa fırlatıyordum, yere çarpıp paramparça olan bir seramik vazo bile benim kalbimden daha sağlamdı. O vazonun parçalarını tek tek yapıştırmak mümkündü de kalbimin kırıklarını onarmanın bir yolu yoktu. Ne demişti terapist? “Kintsugi” Her gün daha fazla parçalara böldüğüm kırıklarımdan bahsetmişti. “İki insan iyileşemez. Hiç olmamış gibi davrananlar ve durmadan kırıklarıyla kalbini parçalayanlar. Oysa ki hepimiz kırıklarımızla, hasarlarımızla, acılarımızla büyüyoruz. Kendini tamir etmek güç biliyorum. Kırık eşyaları çöpe atıp hiç var olmamış gibi davranmak veya acını çoğaltmak için durmadan cilalamak iyileşmekten de zor bir yoldur. Artık mutlu olmak istemiyor musun? Gel kırıklarını altınla daha belirgin hale getirerek birleştirelim kalbini, görünsünler, orada olduklarını bil, ama baktığında artık canını bu kadar yakmasın. Yaşamak bir sanattır; kırıklarını onarırken güzel anılarla süsleyerek daha belirgin hale getirmektir. Kendine baktığında tüm kırılmışlıklarınla olanları affetmektir.”

Öylesine paramparça hissediyordum ki, tüm parçalarımı tek tek toparlayamayacak kadar yorgundum. Hem nasıl affedebilirdim ki? Affetmek kabullenmekti. Affetmek olgunluk filan değildi. Bazen affetmek yenilmekti. Ben yenilmemeliydim. Delirmeye hakkım vardı; ama yenilmek bana göre değildi.

Bu sefer elime gelen televizyon kumandasını duvara fırlattım. Tek parça olarak yere düştüğünü görünce hırsımı alamayıp bütün gücümle üzerine bastım. Telefonum susmuyordu, kapı zili susmuyordu. Elime geleni fırlatmaya ve avazım çıktığı kadar bağırmaya devam ettim. Sesim kısılıp yorgunluktan sızana kadar durmadım. Rahatlamış mıydım? Hayır. Bana kalan koca bir sıfırdı. Kendi başına değeri olmayan, bir niteliğin yokluğunu temsil eden, hiçliğin ortasında tanımsız bir sıfır.

Benden bıkan oğlum bile karşıma geçip “Yaşamak istemiyorsan intihar et o zaman. Bizi de bu ıstıraptan kurtar kendini de!” diye bağırmıştı. Sonrasında özürler dilese de böyle düşündüğünü, içten içe ölümümle hepimizin huzura kavuşacağını biliyordum da yapamıyordum. Cesaretim olmadığından değil, ölümümün bir sebebi olmalıydı. Acılarıma dayanamadığım için ölmek bana yakışmazdı.

Ertesi gün terapistim ve eşim kararını vermişti, hastaneye yatmalıydım. Kendime zarar vermemi engellemenin başka yolu kalmamıştı. Kabul ettim. Nerede olduğumun hiçbir önemi yoktu. Ben yaralarımı sarmak için yaşamıyordum, yaralarım bir işe yaramak için daha çok kanamalıydı.

Beyaz duvarlı odada tek kişilik yataklar dışında hiç mobilya yoktu. Ne bir masa, ne de bir sandalye. Perdesi olmayan, tel örgüyle cama erişimin engellendiği pencerenin manzarası bile beyaz duvardı. Cehennemin dibi de bu kadar beyaz olmalıydı. Yoksa bir renk insanın kalbini bu kadar sıkıştıramazdı. Dışardan yankılanarak odaya dolan sesler de zebanilere ait olmasa kimse bu kadar deliremezdi. Karşımdaki yatağa baktım, korkudan kocaman açılmış gözleriyle kızım oradaydı. Saçlarına yapışmış kanlar dışında hayattaydı. Sarılmak istediğimde öyle bir çığlık attı ki geri çekilmek zorunda kaldım. “Benim” dedim, “Annen, birlikteyiz bak, buldum işte seni.”

Çığlıkları kesilmeyince elinde iğneyle gelen hemşireler kızımı kolundan bacağından yakaladı. Bırakmaları için hepsine tekmeler, küfürler savurdum. İğneyi önce bana, sonra kızıma batırdılar. Uyandığımda kemerlerle yatağa bağlanmıştım. Ellerim, ayaklarım morarmıştı. Kalbim dışında acıyan hiçbir yerim yoktu. Çaresizliğin acısını üç beş morluk bastıramazdı. Sonra kızımın sesini duydum tekrar, saçlarındaki kan sanki biraz azalmıştı. Beni tanımış, yanıma yaklaşmıştı. İşte o an morluklar acıtmaya başladı. Kemerlerden kurtulmak için bağırmaya, hemşirelere yalvarmaya başladım, duyan olmadı.

Zaman mevhumu kalmamıştı, bir uyuyor bir uyanıyordum. Kızım da aynıydı. Yıllar sonra kavuşmuştuk, ama tadını çıkaracak halimiz kalmamıştı. Dedim ya bu beyaz duvarlar iyileştirmek için değil, daha çok hasta etmek için vardı. Ama zamanı gelmişti, teşhisim konmalı ve iyileşip buradan kurtulmalıydım. Kızımı kurtarabilmek için önce kendi yaralarımı sarmalıydım.

Doktor beni her gördüğünde aynı cümleleri kuruyordu. “İlaçlar işe yarıyor. Aferin sana”

İlaçların bir işe yaradığı yoktu. O kadar uysal bir hasta olmuştum ki hemşireler ilacı yutup yutmadığımı kontrol etme gereği bile duymuyorlardı. İşe yarayan ilaç değil, beyaz duvarlardı. Cehennemle bağdaştırdığım beyaz duvarlar beni hayata bağlamıştı.

Cennet ve cehennem hiçbir zaman ahirette olmadı, hatta bu dünyada olduğunu iddia edenler de tamamen yanılıyorlardı. Cennet ve cehennem içimizdeydi. Beynimizde, kalbimizde, bizi biz yapan tüm hücrelerimizdeydi. Melekler, şeytanlar ve zebaniler de öyleydi! Sol omuzunda oturmuş seni kötülüğe iten şeytan senden başkası değildi! Ya sağ omuzundaki meleğe ne demeli? Sokakta aç kalmış bir köpeği doyurduğunda hissettiğin mutluluk sağ omuzunda oturan bir meleğin sayesinde olmuyordu. Vicdanından daha iyi bir melek tanıdığını sanan herkes yanılıyordu.


Yaklaşık iki hafta hastanede kalmış, iyileştiğime kanaat getirildiğinde de taburcu edilmek üzere heyecanla beklemeye başlamıştım. İşte bugün “Kintsugi” için artık hazırdım. Vicdanım rahattı, beyaz duvarlar artık cehennemi değil, cenneti yaşatacaktı. Kırık parçalarımı altınla sıvayacak, her bir hücremi onaracaktım. Bugün kızımla gerçekten kavuşacaktım. Odadan çıkmadan önce yan yatakta yatan küçük kızın saçlarını okşadım. Uzun süredir “Saçlarında kan var” diye bağırmadığımdan mıdır, o da bana alışmıştı, hatta biraz daha birlikte zaman geçirsek annesi olduğuma bile inanacaktı. Bu küçük kızla aynı odaya düşmek de tamamen benim şansımdı.


Hastaneden çıkmadan önce doktorumu görmek veda etmek istediğimi söyledim. Hakan uzun zaman sonra iyileştiğime inanmış olmalıydı, karısını karşısında iyileşmiş gördükçe gülümsüyordu. Birlikte odanın kapısını çalıp içeri girdiğimizde ise yüzündeki gülümseme dondu. Doktorla göz göze gelmesini engellemek için ona dışarıda kalması gerektiğini söyleyip kapıyı kapadım. Aylarımı harcadığım oyunumun kocam yüzünden bozulmasına izin veremezdim.


“Doktor Bey, ben gidiyorum” dedim. Yüzüme bile bakmadan yolun açık olsun gibi bir şeyler geveledi.

“Beni hatırlamadınız değil mi?” diye sorunca lütfedip gözlerini yüzümde gezdirdi. İşte cehennem bunun gibilerdi. Hem sağ hem de sol omuzunda şeytanlarla yaşayan bu tiplerdi. Cehennemin kapısındaki zebanilere bile pabucunu ters giydirirlerdi. Cevap vermesini bile beklemeden kapıya doğru yürüdüm.

“Hatırlayacaksınız.” dedim. “Hem de çok yakında öyle bir hatırlayacaksınız ki bir daha asla unutamayacaksınız.”


Artık kırıklarımı toplama vaktiydi. Çünkü her şeyin bir zamanı vardı. Biri size iyileşmeniz gerektiğini söylediğinde zamanı gelmiş sayılmazdı. İyileşmeyi istemeniz gerekirdi. İyileşmek için cennete inanmak, belki de önce cehennemi dibine kadar yaşayıp bıkmak gerekirdi. Dünyanın en iyi terapisti bile iyileşmek istemeyen bir insanın yaralarına müdahale edemezdi. İyileşmek insanın kalbiyle beyni arasındaki en zorlu savaşıydı. Kalbin acımak, kanamak isterken beynin “artık yeter” diye inlerdi. Ve evet her şeyin bir zamanı vardı. Affetmenin, affedemediklerine cezasını çektirmenin bile zamanı vardı.

Kızımın öldürülmesinden tam üç yıl sonra hayalini kurduğum raporlar elimdeydi. Ülkenin en iyi psikiyatristlerinin imzaladığı “akli dengesi yerindedir” raporları ve oyunculuk sertifikası bu davayı kazanmama yetebilirdi. Hem terapisti ve avukatı ne demişti? “Öyle bir ses getireceğiz ki bir daha hiçbir doktor katile sahte deli raporu düzenleyemeyecek. Çocuk katilleri deliliklerini bahane edemeyecek. Bu ıstırap seninle bitecek!”

Kocamdan bile gizlemiştim. Onu bile delirdiğime ikna etmiştim. Gözümden sakındığım kızımı, gözünü kırpmadan öldüren katilin, göz göre göre sahte rapor düzenleyen doktorlarının gözlerinin ta içine bakacaktım mahkeme salonunda. Tüm gazetecileri, sosyal medyayı ayaklandıracaktım. Deli numarası yaparak bütün doktorları nasıl kandırdığımı anlatacaktım. Katillerin sahte rapor için onca parayı boşuna harcadıklarından bahsedecektim. Birkaç ay alınan oyunculuk eğitimi ile en iyi deliden bile daha deli olunabileceğini hepsine gösterecektim. Nihayet kızımın intikamını alacak, affetmeyerek iyileşecektim.

Artık Kintsugi zamanıydı.