Ara

KARINCANIN TEKAMÜLÜ

Ruh sanıldığı gibi kalbe yakın değildi. Kendini insan sananlar istediği kadar kalbe anlam yüklesindi...


Nasıl beceriyorsun söylesene. Ben de senin gibi biri olmak istiyorum,” dedi Salyangoz.

Karınca gülümsedi, kahvesinden bir yudum aldı; ama cevap vermedi. Bu kadar güzel bir dişiye “salyangoz” lakabını uygun gördüğünü bilseydi çok kızacağına emindi. Reenkarne olmaya başladığından beri artık herkesi dünyaya faydası ya da zararına göre kategorilere ayırıyor, insana dönüşüm için çıktıkları bu tekamül yolunun neresinde olduklarını bu lakaplarla belirliyordu. Tabii yaşamaya hakları olup olmadığını da…

Mesela salyangozlar hermafrodit canlılardı. Yani hem dişi hem de erkek üreme organlarına sahiplerdi. Bazıları hayatta kalmak için kış uykusuna yatarlardı ve en önemlisi salyangozlar görebilirler, ancak duyamazlardı. İşte bu dişiye salyangoz deme sebebi de buydu. Kendi güzelliğinden o kadar emindi ki aynalarla barışık, tüm eleştirilere sağırdı. Üstelik kendini o kadar gözünde büyütmüştü ki tam bir “tek taşımı kendim aldım, tek başıma kendim taktım” kibriyle kendini hem erkek hem de dişi olarak görüyordu. Hayır hayır, Karınca feministlere karşı değildi; tam tersine onların dik duruşuna hayrandı. Ama bu dişi yalnızca Salyangoz’du! Yani ekolojik dengeye pek bir faydası yoktu. İnsanların sofrasında iyi bir besin kaynağı olabilirdi, ya da krem yapımında kullanılıp başka kadınları güzelleştirmeye fayda sağlayabilirdi. Yalnızca o kadardı. Sahi bu seferki avının tadına mı baksaydı? Salyangoz besin değeri yüksek bir canlıydı.

“Önce kendini insan olarak görmeyi bırakmalısın,” dedi Karınca. “Mesela seni öldürdüğümde artık bir karınca olmayacağım. Belki artık Yarasa olma vaktim gelmiştir,” diye düşündü.

İşinde uzmanlaşıyordu, bu salyangozu da sayarsa insan olma yolunda epeyce yol kat etmiş olacaktı. Tam tamına on iki ruhun enerjisini kendisine katmıştı. Reenkarnasyonun ölümden sonra yeniden doğum olduğunu iddia eden kıt zekâlıların aksine, o gerçeği biliyordu. Canına can katmanın tek yolu, dünyaya faydası olmayanların  yok oluşundan geçiyordu. Reenkarnasyon için dünyada kalmak şarttı, reenkarnasyon için yaşamak lazımdı. İnsan olarak doğmadığını kabul etmek ve tekamülünü tamamlayıp insana erişebilmek için çabalamalıydı. Kendini insan sananlar yarasaları sevmezdi; çünkü bilmezdi, yarasaları tanımazdı. Eko sistemin en önemli parçasıydı yarasalar. Sınırsızca üreme kapasitesine sahip böcekleri tüketerek hayatta kalırlardı ve diğer canlılara yer açarlardı.

“Ne demek o? Sen insan değil misin?” diye sordu alaycı bir şekilde Salyangoz. İşte reenkarnasyonun en sıkıcı kısmı da buydu. Salyangoz gibi tiplerin aklından geçenleri iyice anlamalı ve onları kendi evinde, can evinden vurmalıydı ki ruhlarından tam verim sağlayabilsin. O yüzden de bu aptal muhabbete katlanmak zorundaydı.

“Henüz değilim” diye cevap verdi Karınca. Bu konuşmayı uzatmayacaktı. Çünkü Salyangoz onu anlayabilecek kapasitede değildi. Bu yüzden ne kadar güzel ve cesur bir kadın olduğundan bahsetti. İnkar edemezdi; bu dişiyi arzuluyordu. Diğerlerinden farklı olarak bunu öldürmeden önce birkaç defa tüm sıvılarını içine boşaltmak, ruh enerjisine olabildiğince kendini katmak niyetindeydi.

“Dünyada her bir insana karşılık en az kırk beş milyon karınca olduğunu biliyor muydun?” diye sordu. Aslında cevap beklemiyordu. Salyangoz’da birazcık zekâ kırıntısı varsa ne demek istediğini anlayacaktı. Karınca olmayı seçmişti; çünkü taşıması gereken yükün neredeyse yirmi katı omuzlarındaydı ve böyle bir yükün altından ancak Karınca kalkabilirdi. Reenkarne olabilmesi için böylesi ağır bir yükle yaşamayı deneyimlemeliydi.

“İnsan olmadığına göre bir karınca olduğunu mu iddia ediyorsun?” diye sordu Salyangoz. Karınca’yı şaşırtmıştı. Diğer dişilerden biraz daha akıllı çıkmış, saçmaladığını söyleyerek masadan kalkmamıştı. Bu iyiye işaretti. Çünkü Karınca’yı aşağılayıp masayı terk eden dişilerin ruhu bedenlerinden ayrılmadan önce çok daha fazla acıya maruz kalıyordu. Bu dünyada kendini üstün gören herkes cezalandırılmalıydı. Buna Salyangoz da dahildi.

Kahveleri bittiğinde hesabı istediler. Ama Karınca’nın bu işin peşini bırakmaya niyeti yoktu. Eğer Salyangoz bugün de onu evine davet etmezse, artık zorla girecekti. Zaten tüm diğer dişiler onun deli olduğunu düşünüp kaçmıştı. Tam olması gerektiği gibi; tüm karıncalar gibi kurbanlarının evinde hep davetsiz misafirdi. Salyangoz tüm deliliklerine rağmen Karınca’yla görüşmeye devam etmişti. Bir aydır bugünün hayalini kuruyordu. Şimdiye kadar tekamülü için öldürdüğü dişilerle işini en fazla üçüncü görüşmede tamamlamışken Salyangoz’la altı defa görüşmelerine rağmen ruhuyla bütünleşecek fırsatı yakalayamamıştı; ya da bu işi bilerek uzatmıştı. Hissediyordu, onu gerçek anlamda dönüştürecek olan bu dişinin ruhunun göçüydü. Salyangoz ölüp de ruhunu Karınca’ya aktardığında evrimleşecek ve artık bir Yarasa olabilecekti. Bu sefer nedense davet edilmek istiyordu. Galiba Yarasa olmak için hazırdı. Tekamülü için yaptıkları işe yarıyordu ve eğer kan emici bir tür yarasa olacaksa biraz da vampir özellikleri taşıması, canlıların evine davet edilmeden girmemeyi öğrenmesi gerekiyordu. Filmlerde hep öyleydi. Vampirlerin eve girebilmesi için önce davet edilmesi gerekirdi. Aklından geçen düşüncelerle kendi kendine gülümsedi. Bu iyiye işaretti.

Salyangoz ayrı arabalarla gitmeyi teklif etti. Karınca için de böylesi daha iyiydi. Çünkü henüz Salyangoz’un ruhuna tam olarak nasıl sahip olacağına karar vermemişti. Karınca’nın bu hayvanların ruhuna ulaşabilmesi için her seferinde yapması gerekenler farklıydı. Mesela bir salyangozun ruhuna ulaşmak için kabuğunu kırmak lazımdı. Ruh sanıldığı gibi kalbe yakın değildi. Kendini insan sananlar istediği kadar kalbe anlam yüklesindi, kıt beyinliler daha duygularının kaynağını bilmekte acizdi. Bir de kendilerine insan diyorlardı. Ruh, canlıların tekamülünün neresinde olduğuna göre yer değiştirirdi.  Salyangoz’un ruhu kafatasının içinde, epifiz bezinde gizliydi. Beyinde bulunan bu bölge ışığın ve ruhun ta kendisiydi. Salyangoz’un ruhuna ulaşmak istiyorsa kabuğunu kırmalı ve onu iyice ezmeliydi. Bu da kafatasını parçalayıp beynini ezmek demekti. Aklına Salyangoz’dan önceki imtihanı geldi. O bir leylekti. Durmadan tatile çıkan, dünyayı dolaştıkça aydınlandığını sanan aptal bir leylek. Mesela onun ruhu kanatlarında saklıydı. Kanatlarını çıkarabilmek için amma uğraşmıştı. Tüm sırtını boydan boya kesmiş, kürek kemiğini paramparça etmişti. Ama ruhunu almak kolay olmamıştı. Kan kaybından ölmesi uzun sürse de Karınca’ya sabrı öğretmişti. Sabır… Ne kadar önemliydi! Bu sefer de işi zordu; ama tekamül zaten böyle bir şeydi. Sınavlar hep zorlaşır, insan olabilmek için hep daha fazla çabalamak, daha fazla acı çekmek gerekirdi.

Nihayet evin önüne geldiklerinde Karınca kararını vermişti. Ruhunun zarar görmemesi için kafasına darbe indirerek öldüremezdi. Onu boğmalıydı; ama önce ağzını, burnunu ve kulaklarını tıkamalıydı. Ruhunun kaçmasını göze alamazdı. Daha sonra kabuğunu kıracaktı.

Salona geçip oturdu, henüz hava kararmamıştı. Günışığında bir ruhu bedeninden ayırmak doğru muydu karar veremedi. Cinayetler hep gece işlenirdi; ama Karınca katil değildi ki! O sadece ruh göçü elçisiydi. Dünyada iyi bir şeyler oluyorsa, onun insanlık için topladığı ruhlar sayesindeydi. Salyangoz içerde çay demlerken Karınca gözeriyle evi gezdi. Ne kadar çok kamera vardı. Bu dişi ya gerçekten kendine aşıktı ve gece uyumadan önce kameralardan kendini izliyordu, ya da tüm Salyangozlar gibi evinden koptuğunda yaşayamayacağını biliyor, bu yüzden de uzak kaldığı her an olup biteni takip etmek istiyordu. Karınca Salyangoz’un ruhunu alabilmek için kravatını kullanacaktı. Ancak ağzı, kulakları ve burnu tıkamak için bol bol peçete lazımdı. Neyse ki Salyangoz’un getirdiği tepside  peçete vardı. Ruhunu çıkarmak için ihtiyacı olan sert cisme karar vermek için acele etmedi. Çünkü reenkarnasyon sabır, dikkat ve incelik isterdi.

Çayını yudumlarken Salyangoz’un tedirgin olduğunu hissetti. Belki de canlılar gerçekten öleceği zamanı hissediyordu ve bu his onları rahatsız ediyordu.

“Kendini huzursuz mu hissediyorsun?” diye sordu. Bugüne kadar eve girdikten sonra hiçbir hayvanla sohbet etmemiş, duygu ve düşüncelerini sormamış, yalnızca onlarla tek vücut olarak sıvı aktarımından hemen sonra onları öldürmek istemişti. Ama Salyangoz ile belki rızasını alarak sevişmeliydi. Hem artık dönüşüm zamanıysa tekamül için gerekenler de her seferinde değişmeliydi.

“İlk defa hiç tanımadığım birini evime alıyorum. O yüzden sanırım,” derken zordan gülümsedi ve etrafına baktı. Sanki bir şeyler arar gibiydi. Belki de öleceğini hissettiği için karşı koyacaktı. Ah, ne güzel olurdu. Karınca bu düşünceyle tahrik oldu. Ruhuna sıkı sıkıya bağlı bir hayvanla boğuşmak isteği, sohbet edip onu tanıma isteğinden ağır bastı ve harekete geçti. Önce kravatını gevşetti, bu sırada Salyangoz’un hareketlerini gözlemliyor, gözbebeklerinin büyüdüğü görebiliyordu.

“Acaba üçüncü göz olarak düşünülen epifiz bezi de hareketlenmiş miydi? Ruhunu Karınca’ya vermesi gerektiğini Salyangoz’a söylemiş miydi?”

O an hiç beklemediği bir şey oldu. Salyangoz oturduğu yerde ayaklarını altına toparlayarak bardağı sehpanın üzerine bıraktı ve gözlerini Karınca’nın gözlerine dikti. Gözbebekleri hayal ettiği gibi büyümemişti.

“Beni neden öldürmek istiyorsun?” diye sordu Salyangoz. Karınca aptallaştı. Aslında şaşırmamıştı. Çünkü bu dişinin öleceğini hissettiğini anlamıştı. Ama bir terslik vardı. Tekamülün başında olanlar böyle bir öngörüye sahip olamazdı. Bu sefer kendine kızdı. Çünkü karşısındaki bir salyangoz değildi. Öldürüleceğini anlayacak kadar tekamülünü tamamlamışsa Karınca yanılmıştı.

“Nesin sen?” diye sordu. Sesi hayal kırıklığını bastıramayacak kadar yüksek çıkmıştı. Ama kadın cevap veremedi. Çünkü ne demek istediğini hâlâ çözememişti. Bu adamın hayvanlarla neden bu denli kafayı bozduğunu anlamak için biraz daha konuşturmalı, cinayetleri itiraf ettirmeliydi.

“Ben insan olduğumu düşünüyorum. Hatta eminim,” dedi ve elini koltuğun arasına sokarak silahını kontrol etti. Adamın bir anda parlayarak kendisine saldırması muhtemeldi. Ama öyle olmadı. Adam aksine sakinleşmişti.

“Bu yüzden mi görüşmelerimizi uzattım,” diye düşündü Karınca. Bu dişide onu çeken şey insanlığa kendinden daha yakın olması mıydı? Artık karınca olduğundan bile emin değildi. Çünkü karıncalar asla yanlış avı seçmezdi. Koloniden ayrı yaşamak zorunda kaldığı için mi başaramamıştı?

“Seni öldürmeli miyim? Yoksa sen mi beni öldürüp tekamülüne kaldığın yerden devam etmelisin bilemiyorum,” dedi. Evet o katil değildi. Ruhu insanlığa nasıl yardımcı olacaksa o yoldan gitmeliydi. Eğer karşısında ondan daha fazla reenkarne olmuş bir ruh varsa ve bunu göremediyse, şimdi burada canından vazgeçmeliydi.

“Neden birimiz ölmek zorunda?” diye sordu kadın.

Adam cevabı çok iyi biliyordu. Ama bu kadın insanlığa ondan daha fazla yakın olsaydı böyle bir soru sormazdı. Bu sefer her şey birbirine çok karışmıştı. Bir daha asla hiçbir hayvanla üç defadan fazla görüşüp kafasını karıştırmasına, işin içine duygu katmasına izin vermeyecekti. Kararlıydı; onu salyangoz olarak öldürecek ve neler olacağını görecekti. Kravatını ellerine sararken cevap verdi.

“Çünkü dünya bizim yüzümüzden ruhunu kaybediyor anlıyor musun? Dünyaya zerre faydası olmayan  canlılarla ruhunu paylaşıyor, bir de üstüne zarar görüyor. Dünya ölüyor!”

Tam üzerine çullanacakken “Dur, polis!” diye bağırdığını duydu. Salyangoz’un elinde silah vardı. Tam o anda içeriye birkaç üniformalı ve silahlı canlı daha adım attı. Karınca’nın kaçacak yeri yoktu. Gördüğü canlılara bakıp tekamüllerinin neresinde olduklarını hangi hayvanla bütünleştiklerini anlamaya çalıştı, yapamadı. Hiç zorluk çıkarmadan teslim oldu. Çünkü başına gelen her şeyin bir sebebi olduğuna inanırdı.

Salyangoz ona yaklaştı ve kelepçeleri takarken gözlerinin içine baktı.

“Sen hayatımda gördüğüm onlarca katil arasından ruhunu tamamen kaybetmiş tek insansın biliyor musun?” dedi.

Karınca, Salyangoz’a aşağılayan gözlerle baktı. Bu dişi yanıldığını çok kısa sürede anlayacaktı. Artık ne yapması gerektiğini biliyordu. O doğru yoldaydı; yanlış olan kararlarıydı. Doğasına uygun davranmamış, bu yüzden de amacına ulaşamamıştı. Bir karınca olarak yalnız hareket etmesi hataydı ve bir karıncanın tek başına başarıya ulaşması mümkün değildi. Kolonisine kavuşma vakti gelmişti. Dünya, ona doğru yolu göstermek için tutuklanmasına izin vermemişti. Dünya onunla ruhunu paylaşmaya devam etmek istediğini göstermişti. Bu yüzden bir süre daha karınca olarak kalması, tekamülünü tamamlaması gerekiyordu. Kolonisini kurduğunda ise görevi tamamlanacaktı. Diğer karıncalarla birlikte, onlardan çalınan ruhları istila edecek, dünyayı daha yaşanılası bir yer yapacaktı. Buna hazırdı.


*Bu hikaye Dedektif Dergi'nin 24. sayısı için yazılmıştır.


  • Instagram
  • Twitter
  • Facebook
  • Gri LinkedIn Simge