Ara

RUH MOLEKÜLÜ



Benim adım DMT, bazılarınız bana “Ruh Molekülü” der. Aslında basit bir hormonum. Ama size yapabileceklerimi hayal bile edemezsiniz. O yüzden hayal gücünüzü zorlamak yerine aranızdan birini seçeceğim ve kendisini Mesih ilan edişini zevkle izleyeceğim. Önce kısaca sizlere kendimden bahsedeyim; DMT yani dimethyltryptamine, ismimden pek hoşnut değilim. Bana Ruh Molekülü derseniz sevinirim. Çünkü bazı filozoflara göre ben, beyninizin ruhunuzla birleştiği yerdeyim. Bana ulaşmak isterseniz uykunuzda ve doğumunuzda sizinleyim. Ölümü göze alabilirseniz o anı da birlikte unutulmaz kılabiliriz. Benimle buluştuğunuzda zaman algınızı kaybedebilir, tüm evrenle birleşebilir ve hatta kendinizi Tanrı bile zannedebilirsiniz. Neyse kendimi çok övmeden biraz daha bilgi vereyim.

Tabii ki bu kadar eşsiz ve ulaşılmaz değilim. Beni bazı bitkilerden elde edip uyuşturucu olarak kullanan insanların varlığını da bilirim. Daha çok bilgi isterseniz Şamanları incelemenizi tavsiye ederim. Bitkilerden elde edilen psikedelik bir maddeye “Kutsal İksir” denmesinden de aslında pek hoşnut sayılmam. Uyuşturucu sadece iksir olabilir; ama kutsal olan kesinlikle benim! Siz bana ulaşmak için halüsinojen maddeler kullanmak zorundayken hayvanların çoğu bana uyanıkken bile sahiptir. Bu yüzden sizden daha fazla psişik güçleri olabilir.  

Artık asıl konumuza gelelim; temporal lob epilepsisi ile bayağı haşır neşirim. Tıbbi terim yerine burada da “Peygamber Hastalığı” denmesini tercih edeceğim. Övülmeye bağımlı olmamı mazur göreceğinize eminim. Bu hastalıktan mustarip olanların beyni, DMT salgılayabildiği için hepinizden farklı dünyaların kapısını aralayabildiklerini ve farklı âlemlere yolculuk edebildiklerini düşünürler. Artık beni tanıdığınıza göre Peygamber hastalığına tutulmuş, bu sayede epeyce DMT salgılamaya başlayarak kendini Mesih ilan etmiş bir adamın hikâyesine geçelim. Şimdi sizin için rastgele birinin içine gireceğim. Hazırsanız neler olacağını hep birlikte görelim. Ben artık susayım. Hislerini ve düşüncelerini kendi ağzından dinleyelim:

“Beyaz bir ışığın içinden gelen ses beni kendine çağırıyordu. Bedenimi geride bırakarak sesin geldiği yöne doğru yükseldim. Işık o kadar parlaktı ki görmemi engelliyordu. Ben de sadece sese kulak verdim. Yaklaşmamı istiyordu, oysa ki ben o ışığın parlaklığında hiç olacağımı adım gibi biliyordum; ama korkmadım. Çünkü bu sesin beni yenileyeceğine, her şeyle bütünleşmemi sağlayacağına emindim. Boşlukta süzülerek ışığın içine girdiğimde sesle de bütünleşmiştim. Artık ben de saf ışıktım. “Hazır mısın?” diye sordu. Hazırdım. Çivisi çıkmış dünyanın marangozu, ruhunu kaybetmişlerin pusulası, demode olmuş insanlığın tasarımcısı olacaktım. Kutsal kitabı yeniden yazacak, şeytanla imzalanan sözleşmeleri feshedecek, cennetin kapılarını yeniden aralayacaktım. Işık bana emretmişti: “Git ve dünyayı kurtar!” Ben artık bir elçiydim. Zamanın ötesinden gönderilmiştim. Işık bana görevimi vermiş ve ne yapacağımı görmek için beklemeye başlamıştı. Artık dünyanın bir kurtarıcıya ihtiyacı vardı; çünkü iyice hastalanmıştı. Ve ben hazırdım.

Işıktan geri döndüğümde arkadaşlarımın endişeli bakışlarıyla karşılaştım. Bana neler olduğunu sordular, kendimden geçtiğimi anlattılar. “Dalmışım,” deyiverdim. Ben hazırdım, ama onlar henüz benimle tanışmaya hazır değildi, bekledim. O ışıkla yeniden kavuşana kadar sabırlı olmalı, kendime bir yol belirlemeliydim. Artık ben eski ben değildim. Anima Mundi ile karşılaşmıştım, onunla bir olduğumu fark etmiştim. Evrenin nefes alışverişini duymuş, kirlenen ciğerlerindeki hırıltılara şahit olmuştum. Onun iyileşmesi ve unutulan Tanrı’nın yeniden hatırlanması için buradaydım. Herkesin bir görevi vardı. Benimkisiyse insanlığın uyanışını sağlamaktı. Yeni başlangıçlar için önce eski inanışların sonunu hazırlamalıydım. Çünkü kutsal kitaplar işe yaramamıştı. Çünkü korku insanları dizginlemeye yetmemiş, arzular korkunun önüne geçmiş ve inanç sistemlerini yerle bir etmişti. Şimdi değişim zamanıydı. Cehennemden korkmayan insanlara cenneti vadetmenin de bir anlamı yoktu. Devrim kaos yaratmadan yapılamazdı. 

Işıkla ikinci buluşmamızda yalnızdım. Bu sefer görevimi tamamen anlamıştım. Artık kimseye inanmayacağı bir kitapla kurallar koymayacaktım. Bana inanmaları için mucizeler yaratmayacaktım. Çünkü biliyordum ki sırtımda melek kanatlarıyla gökyüzünden yeryüzüne insem bile birileri benim illüzyonist olduğumu iddia edecek ve beni şarlatanlıkla suçlayacaktı. Zaman değişmişti; artık herkes bencildi. Hayatta kalmak için herkes önceliği kendine vermişti. Haksız da sayılmazdı; ama bütünden kopup tek olmanın, kendi sonunu hazırlayacağı gerçeğini atlamıştı. Çünkü insan sosyal varlıktı ve bu sosyalleşme sanallaştıkça kendi karanlığında boğuluyor, bunun farkında bile olmuyordu. Sanal kahramanlıkla dünyayı kurtaracağına inandıkça kendi hayal dünyasında kayboluyordu. Devrim lazımdı ve bu devrim ancak kaosla sağlanabilirdi. Anima Mundi işini bilirdi. İnsanlık kendi sonunu getirdiğinden habersiz, başına gelenler için başkalarını suçlamaya, doğanın kendinden intikam aldığı yalanına inanmaya meyilliydi. İntikam öyle bir şey değildi ki! İntikam insani bir cehennemdi, Anima Mundi ise cennetin ta kendisiydi.

Gözle görülmeyecek kadar ufak, canlı bile sayılmayacak bir virüs, bir peygamberden çok daha büyük bir kaosun habercisiydi. Çünkü insanlığı harekete geçiren mucizeler değildi; korkuydu. Kendini o kadar değerli görüyordu ki tek derdi hayatta kalabilmekti. Çünkü dünyanın ona ihtiyacı vardı. Çünkü dünya onsuz dönemezdi. Ben yetişmesem, Anima Mundi beni seçmese, insanlığın kibri bir gün kendi sonunu getirecekti. Tek yapmam gereken virüsün ağzından bir mektup yazmak, internette yayılmasını ve her dile çevrilmesini sağlamaktı. Bir sosyal medya hesabı açmak üzere bilgisayarın başına oturdum. Bana kullanmak istediğim adı sordu. “İnsanlar bana nasıl hitap etmek istiyorsa adım o,” diye düşündüm. Ama bilgisayar beni tanıtmak için illa bir adım olsun istiyordu. Başkalarıyla paylaşabileceği bir isim, benle sosyalleşeceklerin bir fikir sahibi olması için bir unvan. “İsimler yalnızca etikettir ve seni bir kalıba sokmaya meyillidir. Ben, kim ne görmek istiyorsa ondan ibaret olacaktım. Sosyal medya komplo teorileriyle kaynarken arada kaybolacağımı anladım. Bu iyi bir fikir değildi. Sonra aklıma başka bir şey geldi. Bilgisayar mühendisi ve iyi bir hacker olmanın avantajlarından faydalanacaktım. Kimseye mesaj göndermeyecek, herkesin kendi kendine mesaj göndermesini sağlayacaktım. Bunun için yapmam gereken çok basitti. Mobil şirketlerin veri tabanına ulaşacak ve aynı saatte herkesin telefonuna aynı mesajı atacaktım. Onlarca dile çevrilmiş, onlarca ülkenin vatandaşına aynı saatte aynı mesaj gidecekti. Ondan sonra da adım “Kaos” olacaktı. Tüm komplo teorilerini geride bırakacaktı. Virüsün laboratuvarda yaratıldığı, herkese çip takılmak üzere planlandığı, teknolojinin bu virüse sebep olduğu, bir tür ojeni yapıldığı ve artık güçsüzlerin elenmesi gerektiği, dünyanın daha yaşanılabilir olması için biyolojik silah geliştirildiği ve daha onlarca teori bir anda unutulacaktı.

Mesaj basitti: Ruhuna sahip çık!

Dünyadaki milyonlarca insana aynı saate bu mesaj gitti. İnsanlar sosyal medyayı birbirine katarken yapmam gereken çok basitti. Mesajı ciddiye alanların arasında rastgele seçtiğim birkaç kişiye başka bir mesaj daha yollayacaktım ve bu seferki mesaj tamamen kişisel olacaktı. İnsanların özel hayatına ulaşmak artık çok kolaydı; yalnızca bir mesajla seçilmiş kişi olduklarına inanacak kadar kendilerini önemli görüyorlardı. İlk müritlerim böylece bana ulaşmanın yollarını arayacak, Amina Mundi’nin onlara ihtiyacı olduğuna inanacaklardı. Attığım mesaja adımı da ekleyecektim. “Kaos!” ve herkese bir link göndererek manifesto yayınlayacaktım. Yeni Dünya düzeninde hepsine görevlerini verecek, ruhuna sahip çıkmak isteyenlere dünyayı kurtarma şansı verecektim. İnsanların çaresiz kaldığında bir şeylere inanma ihtiyacının bu kadar fazlalaştığını tahmin bile edemezdim.

Yalnızca üç gün içinde herkes benden bahsediyordu. Manifesto tüm dillere çevrilip dünyayı dolaşıyor, insanlar uyanışa geçiyordu. Herkes ruhuna sahip çıkmanın yollarını arıyordu. Ama o kadar kolay değildi. Yakıp yıktıklarını ucu kendine dokununca düzeltmeye çalışan insanlığa güvenemezdim. Ben ışığı görsem de aslında hala onlardan biriydim. Tüm dünya haberleri benden bahsederken kenara çekilip izlemeli, sabretmeliydim. Anima Mundi ile yeniden görüşmeli, nasıl ilerleyeceğimi ondan öğrenmeliydim. Çünkü en büyük hatalar herkesin sana inandığını düşünüp egonu şişirdiğin ve bu yüzden acele karar verdiğin anlarda yapılırdı. Benim acelem yoktu. Hatta bir süre ortadan kaybolmam korkmalarına sebep olurdu. Korkuyu hatırlamalılar, arzularını bir kenara bırakmalılardı. Arzuları yüzünden cehennem ateşini unutan insanlar, ruhları için korkuyu hatırlamalılar ve artık bir şeyler yapmalılardı.  

Birkaç gün bekledim. Anima Mundi’nin ışığıyla bütünleşemedim. Beni yalnız bıraktığından endişelenmeye başlamıştım. Hâlbuki neredeyse tüm dünyaya ulaşmıştım. Tam ümidimi kaybetmişken ışık geri geldi. Öyle bir parladı ki sanırım gözlerimi kör etti. Sonsuz bir karanlığın içine gömülmeme sebep bu sefer Anima Mundi değildi. Dünya iyi insanlar hatırına değil, onu yönetenler tarafından döndürülüyordu. Eğer izlerini silmeyi akıl edemezsen onlar gelip seni dünyadan siliyordu. Silahtan çıkan kurşun tam olarak epifiz bezimi hedef almıştı. Ya bunu içimdeki ışığı da öldürmek için bilerek yapmışlardı, ya da tamamen tesadüftü. Zaten dünya da tesadüfen var olmamış mıydı?  Yaratıcısıyla karşılaşmayan herkes bunu söyleyebilirdi. Oysa ben ışığı görmüştüm ve dünyayı değiştirmiştim. Karanlıkta kaybolabilirdim. Bundan sonrası insanlığın neye inanmak istediğine bağlıydı.


*Bu öykü, Zamansız Dergi sitesinde yayınlanmıştır.




  • Instagram
  • Twitter
  • Facebook
  • Gri LinkedIn Simge