Ara

YAZI MI TURA MI?

"Yazı kötülük, tura iyilik" dedim kendi kendime. Sonuçta ilk kötülük yazının bulunmasıyla başladı.

- Evet, anlat seni dinliyorum. Bugün her şeyi itiraf edebileceğini söylemiştin.

- Bana bozuk para uzatır mısın? Şimdi söyle bakalım yazı mı tura mı? Öyle bakma yüzüme! Sana olanları anlatmam için önce Tanrıdan izin almam lazım. Gerçi bu para ne kadar doğruyu söyler bilemiyorum. Ama artık kendi başıma karar vermiyorum. Zaten dosyamı okuduysan görmüşsündür. Ben kimseyle öyle kendi kafama göre konuşamam. Hikayemi duyman gerekiyorsa bir seçim yaparsın, parayı fırlatırım ve Tanrı karar verir. Eğer bilirsen sana tüm olanı biteni anlatırım. Ama yanlış cevap verirsen ağzımı bıçak açmaz. Tek hakkın olduğunu unutma. Öyle Allah’ın hakkı üçtür filan safsatalarına da inanma. Hepimiz bir defa doğuyor ve ölüyoruz. Bilgisayar oyunu değiliz ki yanlış yaptıkça bir hakkımız daha olsun. O yüzden hikayemi dinlemek istiyorsan iyice konsantre ol ve söyle yazı mı tura mı?

- Tura

- Tura demek… Bildin! Tanrıdan izni kopardığımıza göre sandalyene iyice yerleş ve beni can kulağıyla dinle! Önündeki raporu unut, hakkımda söylenenleri unut! Önyargılarınla değil, vicdanınla dinle. Yalnız kısa kesmemi bekleme. Beni sorguya çektiğini düşünüp sözümü kesme. Unutma ki beni siz yakalayamadınız. Haftalarca gazetelerde haber olmama rağmen beni bulamadınız. O yüzden bana karşı saygılı olmanı ve tüm hikayemi dinlemeni istiyorum. Kabul mü?

- Tamam, kabul.

- Aslında hep böyle değildim. Ben de biraz herkes gibiydim. Sabah kalkıp işime gider, gün boyu milletin ağız kokusunu çeker, trafikte eve varmak için saatlerim geçerdi. Akşam çocuklarımla biraz vakit geçirir; beni okuldaki sorunlarıyla sıkmaya ya da oyun oynayalım diye tutturmaya başladıklarında onları odasına postalardım. Karımla yıllara yenilmiş ilişkimizi kurtarmaya çaba harcamadan birkaç çift laf ederdim. Birlikte akşam yemeği yerdik, sonra herkes kendi köşesine çekilirdi. Anlayacağın tüm ailelerin dert ettiği sorunlarım vardı. Çocuklar yeterince ders çalışmıyor, karım beni eskisi kadar sevmiyor, ofiste değerim anlaşılmıyor, patronum bana zam yapmıyor, hafta sonu Beşiktaş maçı alacak mı? En önemli soru buydu! Beşiktaş o maçı alacak mı? Önem sırasını belirleyen kriterler sadece benim için değil, herkes için değişmişti. O yüzden kimse yanlış yaptığının farkında bile değildi. Çok uzatmayacağım. Sahi hangi takımlısın? Maçları izler misin?

- Fenerbahçe. Basketbol maçlarını bile kaçırmam.

- Dedim ya önem sırası hepimiz için değişti. Bu detayları anlattığım için yaptıklarımdan dolayı kendimi suçlu hissettiğimi sanma. Ya da yaptıklarımı haklı çıkarmaya çalışmıyorum. Beni yargılamadan önce sıradan bir insan olduğumu anlamanı istiyorum. Ne derler bilirsin. Her insan normal taklidi yapabilir, çevresi tarafından kabul göreceği davranışlar sergileyebilir. Ama bu o insanın akıl sağlığının yerinde olduğunun garantisi değildir. Deliliğini görmek için ufacık bir kıvılcım yeterlidir. Koskoca bir ormanın küle dönüşmesi için tek bir kıvılcım yeterli olduğu gibi… İnsan aslında her an parlamaya hazır bir alevdir. Ufacık bir sebep karşı konulamaz, ölümcül yangınlara vesile olabilir. Mesela ormandaki ağaca ansızın bir yıldırım düşer veya kuru otlar alev alabilir. Hele bir de rüzgar varsa ufacık kıvılcım tüm ormanı yok edebilir. İnsan da aynen ormanı kül eden kıvılcım gibidir. Pire için yorgan yakmak deyimini bilir misin? Ah şu insan bir delirmeye görsün; pire için değil yorgan tüm şehri bile yakabilir. Söylesene bir lakabın var mı?

- Büroda herkes cesaretimden dolayı deli Selim der.

- Hoşuna gittiği belli. Hiç dikkat ettin mi insan kendine deli sıfatını ne çok yakıştırır. Birine aptal, salak veya geri zekalı dersen sinirlenir. Ama deli dersen bununla gurur bile duyabilir. Hepimiz deli kimliğine bürünmeyi az çok severiz. Etrafımızda deli olarak tanınmaktan keyifle bahsederiz. Gerçek anlamda deli damgası yemiş ve belli bir zamanını hastanede geçirmiş bir insan deli olmaktan bizim kadar keyif almaz. Ona “Sen delisin” dediğinde yüzünde hafif bir tebessümle “evet öyle derler” diye cevap vermez. Aksine bu durumdan utanabilir. Acaba insanların deliliğe duyduğu bu özenmenin sebebi nedir? Pire için yorgan yakmaktan, deli olarak anılmaktan keyif alırız. Çünkü aslında birer geri zekalıyız. Tamam yüzünü buruşturup kızma. Benim hikayem de etrafımda deli olarak anılma çabasıyla başladı. Acılarımı katlanılabilir seviyeye düşürmek, çevremdekilerin beni ezmesini engellemek için delirmeye karar verdim. Belki bazıları için benim çektiklerim katlanılabilir acılardı. Ama eğer inançlı bir insansan ve bir de iyi biri olduğunu düşünüyorsan isyan ediyorsun işte. Söylesene sen de inançlı mısındır? Bir yaratıcıya inanır mısın? Saatine bakmayı bırak. Anlatmamı istiyorsan bu sorgulamayı benim yönetmeme izin vermelisin. Çünkü dün de denediniz, ama bana yapacağınız hiçbir psikolojik baskı veya gözdağı işe yaramıyor biliyorsunuz. Haydi soruma cevap ver.

- Pek inanmam. Gördüğüm onca olaydan sonra Tanrının iyilik peşinde koştuğunu, ya da anlaşılmak için doğru bir dil kullandığını düşünmüyorum.

- Doğru bir dil?

- Gönderdiği kitaplardan bahsediyorum. Cezalandırma ya da ödül yönteminin, cennet ya da cehennemin bir insanı doğru yola sevk etmek için yeterli olmadığını bilmeliydi. İyi insan olmak için kitaplar kimseye yetmedi. O yüzden pek inanmıyorum.

- Belki de doğru iletişim yöntemini seçmediğin için Tanrıya ulaşamıyorsun. İyi insan demişken kim kötü insan olduğunu düşünür değil mi? Herkesin yaptıkları için bir bahanesi vardır. Aslında başlarda seninle aynı görüşü savunduğumu belirtmeliyim. İyi bir insan olmama rağmen başıma gelen onca kötülüğe bir bahane bulamayınca Tanrıyı suçlamayı uygun gördüm belki de. İnancım sarsılmaya başladı. Bana varlığını kanıtlamasına ve mucizelere ihtiyacım vardı. İki seçenek kalmıştı. Ya deli diye anılmak isterken gerçekten delirdiğimi kabul edecek ve bu hayattan elimi ayağımı çekecektim ya da pire için yorgan yakacak kadar deli yürekli olduğumu düşünen insanların arasında saygı görecektim. Tabii ki saygı görmeyi seçtim. Kendimi öldürebilecek kadar cesaretli değildim. Hem dedim ya inançlı bir insandım, arada sorgulasam da Tanrıya karşı günah işleyemezdim. Saygı görmek demişken; insanlar genelde korktukları kişilere saygı duyuyorlar biliyor musun? Saygı öyle sevgiyle filan olmuyor. Mesela sen! Bu işi yapmasan kaç kişi sana gerçekten saygı duyardı hiç düşündün mü? Deli tarafından korkmasalar seni sevdikleri için saygı duyarlar mıydı mesela? Belki de çoğu insan saygının anlamını bilmiyor. Ne çok felsefe yapıyorum değil mi? Bu yazı tura işiyle başladım felsefe yapmaya. İyilik ve kötülük nedir? Nasıl tanımlanmalıdır? İnsanlığın menfaatine olan her şey iyi midir? Yoksa insanlık koskoca bir kötülükten mi ibarettir? Sonuçta insanların yaptığı tüm iyilikler kendi menfaati içindir. Dediğim gibi bazı sorulara yanıt bulmam gerekiyordu. Varoluşumu anlamlandırmam gerekiyordu. İçimdeki kötülük yapma isteğinin iyilikle yer değiştirmesi gerekiyordu. Çünkü Tanrı bunu emretmişti. Vadedilen cennete gitmenin tek yolu iyilik yapmaktı. Yasak elmayı yiyen Adem’le aynı hataya düşmemekti. Ben nefsime hakim olmalıydım. Her şeye rağmen bu sınavı başarmalıydım. Bana biraz su verir misin? O suyu içip içmeme kararını da yine para verecek lütfen suyu doldurmadan önce parayı fırlatır mısın?

- Tura geldi.

- Evet şimdi suyumu içebilir ve hikayeme devam edebilirim. Çok kötü günler geçiriyordum. Nerdeyse hiç param kalmamıştı. Karım çocukları alıp beni terk etmişti. Arkadaşlarım benimle görüşmek istemiyordu.

- Neden?

- Neden mi? Çok basit. Çünkü param bitmişti. Borçlarım vardı. Karım beni param olduğu sürece seviyordu. Hatta sevgi demeyelim ona, param olduğu sürece saygı duyuyordu diyelim. Korku dışında insanların sana saygı duymasını sağlayabileceğin tek madde paradır. Haksız mıyım? Gerçi para da başkalarında korkuyu tetiklediği için saygı uyandırır. Neyse konuyu uzatmayayım. Arkadaşlarım telefonlarımı açmıyordu. Çünkü onlardan borç isteyeceğimden korkuyordu. Artık yalnızdım ve daha da vahimi beş parasızdım. Sen hiç yalnız kaldın mı?

- Pek sayılmaz.

- İnsanın düşünecek o kadar bol vakti oluyor ki; vaktinin çoğunu sorgulayarak geçiriyor. ‘Neden ben?’ sorusuyla başlıyor. İyi bir eş, iyi bir baba sayılırdım, kimsenin dedikodusunu yapmazdım, elimden geldiğince insanlara yardım eder, kimsenin hakkını yemezdim. O halde neden ben? Onca hırlısı hırsızı, soysuzu, yalancısı varken neden ben? Nerede yanlış yapmıştım? Ya da yanlış olan dünya mıydı? Cebimdeki paramla yiyecek bir şeyler alıp eve dönecektim. Sokak simitçisine parasını uzattım. Üstünü vermek için aranmaya başladı. “İdare et abi, hepsi bozuk olacak” dedi. Bozuk paradan oldum olası nefret ederdim. Cebimde şıngır şıngır birbirine çarpmasın diye hep üstü kalsın derdim. Ama artık böyle bir lüksüm yoktu. Ne kadar madeni para verdiyse cebime attım. Simidimi yerken yürümeye başladım. Attığım her adımda ses çıkaran paralara bolca küfür ettim. Sokakta müzik yapan gençler gördüm, biraz durup onları dinledim. Ama nefret ettiğim paralarımdan bir tanesini bile vermedim. O an aklıma geldi bu yazı tura işi. Bunca kötülük benim başıma geliyorsa ve Tanrı her şeye rağmen ona inanmamı istiyorsa bana varlığını kanıtlamalıydı. Beni doğru yola teşvik edecek işareti göndereceğine inancım sonsuzdu. Cebimden birini çıkardım ve fırlattım. O sırada henüz yazıyla turaya bir anlam yüklememiştim. Eve doğru yürürken kararımı verdim. Yazı kötülük, tura iyilik dedim kendi kendime. Sonuçta ilk kötülük yazının bulunmasıyla başladı. Sümerler olmasaydı kimse geçmişteki kötülüklerden haberdar olmayacak, bile bile aynı hataları yapmayacaktı. Aynı hatalar yapılabilir; bu gayet normaldir. Ama bile bile yapmak kötülüktür. Anlamıyormuş gibi yüzüme bakma. Neden bahsettiğimi gayet iyi biliyorsun. Kanun koymak, envanter tutmak, tarihi yazmak medeniyet göstergesi değil midir? Medeniyet de insanlığın başına gelen en büyük kötülüktür! Tarihe bir baksana her şey yazılı olmasına rağmen insan denilen varlık aynı hataları yapmaya devam ediyor. Yazılı yasalarda adam öldürmenin suç olduğu açıkça belirtiliyor. Ama kimse öldürmekten vazgeçmiyor. Kutsal kitaplarda neyin günah olduğu yazıyor. Ama kimse günah işlemeyi bırakmıyor. Yazı kesinlikle kötülüğü simgeliyor. Tura ise resimdir, sanattır. İnsanın iç dünyasını besleyendir. Renktir, sestir, şiirdir. Duyulara hitap eden, mutluluk verendir. Sanatın her türlüsü ise insanın içindeki iyiliği dışa vurma şeklidir.

- Sen de öldürdüğün için buradasın unutma. O yüzden yazılı olmasına rağmen kötülük yaptın.

- Yanılıyorsun. Ben öldürdüğüm için burada değilim. Ben kendi irademle bu kapıdan içeri girdim. Beni yakalayabilecek kadar becerisi olmayan bir komiser olarak karşımda oturup beni yargılama. Üstelik ben her şeyi Tanrının izniyle yaptım. Sözümü kesme de anlatayım. Çünkü çok canımı sıkmaya başladın.

- Tamam, haklısın. İyilik ve kötülük diyordun. Seni dinliyorum.

- Neyin doğru neyin yanlış olduğunu nasıl bileceğimi düşündüm bir süre. Neyse ki onun da bir çözümü vardı. Çünkü benim iyiliklerime ve kötülüklerime Tanrı karar verecekti. Ben sorumu soracaktım tura gelirse eyleme geçecektim. Turanın anlamı evetti. Yazı gelirse Tanrının kararına güvenecek ve sonucu benim için kötü olacağından hiçbir şey yapmayacaktım. Benim için kötü olan insanlık için de kötü anlamına gelecekti. Yazı benim için hayır demekti. Bu düşüncemi sesli söyledim ve “Kabul mü?” diye sordum. Eğer yazı gelseydi yemin ederim ki bu oyundan vazgeçecektim. Ama Tanrı bana varlığını kanıtlamak istedi. Aslında gerçek şu ki benim O’na ihtiyacım olduğu gibi O’nun da artık kanıtlanmaya ihtiyacı vardı. Çünkü kimse eskisi kadar inançlı değildi. Nerede kalmıştım? Simidimi alıp eve dönmüştüm değil mi? Tanrı yapacaklarımı kabul etmişti. Şimdi nereden başlayacağımı bulmalıydım. Hayata tutunmak için neye ihtiyacım vardı? Paraya mı? Aileme mi? Yeni bir işe mi? Beni yeniden hayata bağlayacak bir yaşama sebebi bulmalıydım. Bence herkes ara sıra kendine bu soruyu sormalı. Neden yaşadığını bilmeli insan. Masanın başına oturdum. Cevabı tek başıma bulamayacağımı biliyordum. Önce bozuk paraların arasından bir tanesini seçmeliydim. Hepsine bu misyonu yükleyemezdim. Bana doğruyu söyleyebilecek olan yalnızca bir tanesiydi. Ama nasıl seçecektim. Hepsini tek tek fırlattım. Tura gelenleri bir tarafa yazı gelenleri bir tarafa ayırdım. Ben iyiliğin peşindeydim. O yüzden tüm yazı çıkanları harcamak için cebime attım. Sonra yine fırlattım, yine fırlattım. Tek bir tura kalana kadar devam ettim. İşte oradaydı. Tanrıyla aramdaki köprü, hayatıma anlam katacak olan bozuk para… Onu elime aldım. Bildiğim tüm duaları sıraladım. Yatak odasındaki çekmeceden kırmızı, kadife bir kese çıkardım. Karım giderken tüm altınları toplamış, boş keseleri çekmecede bırakmıştı. Paramın bir adı olmalıydı. Yatağa uzandım ve ona uygun ismi düşündüm. Ama sonra vazgeçtim. Hangi isim dünyadaki tüm iyilikleri ya da kötülükleri anlatabilecek kadar anlamlı olabilirdi ki? Kararlarımı belirlemek için para kullanıyor olmam tüm iyilik ve kötülükleri anlatmak için yeterliydi. Çünkü dünyadaki tüm iyiliklerin de kötülüklerin de sebebi paraydı! Paramı keseme koydum. Yarın yepyeni bir gün olacaktı. Sabah erkenden iş görüşmem vardı. Aylar sonra bir şirket benimle görüşmek istemişti. Neredeyse bir haftadır bugünü bekliyordum. Ama dün geceden beri çok şey değişmişti. Hayatımda önemli kararlara artık para karar verecekti. Kırmızı keseden paramı çıkardım. “Bu soruyu sorduktan sonra paramı çamaşır suyuna yatırmalı, tüm kirlerinden arındırmalıyım” dedim kendi kendime ve sorumu sorarak havaya fırlattım. “Söyle bakalım o iş görüşmesine gitmeli miyim?” Cevabı ‘Hayır’ oldu. Ona güvendim. Hem cevabı veren Tanrıydı, nasıl güvenemezdim. Yaptığımız anlaşmaya uydum ve görüşmeye gitmedim. Ama bir şey yapmalıydım. Her gün simit yesem bile iki hafta sonra meteliksiz kalacaktım. Hayatın anlamına da karar vermiştim. Paraydı! Bu herkes için aynıydı. İnsanlık istediği kadar inkar etsin, para olmadan mutluluk olmazdı. Sen ne düşünüyorsun? Para olmadan mutluluk olur mu?

- Para tek başına mutluluk getirmez. Seni seven bir ailen, çocukların, dostların da olmalı.

- Yanılıyorsun. Hepsini paranla satın alabilirsin. Yanlış anlama paran var diye seni sevdiklerini düşünmene ve üzülmene gerek bile kalmaz. Çünkü onlar, seni paran için sevdiklerini farkına bile varmazlar. Bak sana bir örnek vereyim. Afrika’daki insanları düşün. Oraya gezmeye giden arkadaşlarım onca fakirliğe rağmen Afrikalıların mutlu olduğunu iddia ederler. Mutluluk anlayışları yüzleri gülen insanlardan ibarettir. Atladıkları bir şey var. İnsanı motive eden tek gerçek başka insanlar tarafından kabul görmektir. Parası olanlar için bir sorun yoktur. Herkes tarafından kabul görürler. Ama ya parası olmayanlar? Afrika gibi ülkelerde bir insanın çevresindeki tüm arkadaşlarıyla aynı ekonomik güce sahip olması kabul görmek için gerekli olan parayı ikinci plana iter. Neden mi? Kimsenin parası olmayınca itibar görmek için para yerine başka değerler koyarlar. Eğer aralarından yalnızca biri diğerlerinden daha fazla para kazanmaya başlasa; hepsi plastik terlikle gezerken yalnızca bir tanesi son moda spor ayakkabıyla ortalıkta dolaşsa o mutluluk da sona erer. İnsan şartlar eşit olduğu sürece parayı bir mutluluk sebebi olarak görmeyebilir. Ama ya şartlar bozulursa? O zaman tüm dengeler de bozulur. Haksız mıyım? Cevap vermediğine göre hak veriyorsun sanırım.

Bana gelince; para sadece maddi olarak değil, manevi olarak da hayatımı yönlendiriyordu. Yani benim için paranın mutlulukla eşdeğer olduğu Tanrı tarafından da onaylanmış bir gerçekti. Bir işte çalışmayacağıma göre para kazanmanın başka yollarını bulmalıydım. Banka soyamazdım. Henüz o kadar cesaretli değildim. Zaten başkasının parasını çalmak iyilik olmazdı ve Tanrı buna izin vermezdi. Ama dilenebilirdim. İnsanların vicdanıyla oynamak kötülük sayılmazdı, üstelik yalancı da değildim. Gerçekten paraya ihtiyacım vardı. Paramı elime aldım. Önce birkaç defa avucumda dolandırdım. Sonra sordum. Tura geldi. Kendi kendime gülümsedim. Dilencilerden oldum olası nefret ettiğim için Tanrının mizah anlayışını sevmiştim. Ama uygun kıyafetim yoktu. Takım elbiseyle dilenmeye gidemezdim. Her kararsız kaldığımda yaptığım gibi paramı elime aldım ve sordum. “Eşofmanla dilenmeye gidebilir miyim?” Cevabı hayırdı. Peki ya takım elbiseyle gitsem ne olurdu? Tanrı takım elbiseyle dilenmemi istiyordu. Bana bir senaryo lazımdı. İnsanlardan para koparmanın tek yolu iyi bir oyuncu olmaktı. Sonuçta dünyanın en zenginleri zeki oldukları ya da çok çalıştıkları için değil, insanları kandırabilecek rol becerisine ve etkileyebilecek hoş bir görünüme sahip oldukları için başarılıydılar. Zekasına güvenip rol yapamayanlar ve çirkin olanlar da bunu onların yerine yapabilecek birilerini tutuyorlardı. Reklamcılık da bu yüzden doğdu. Bana çirkin ve bakımsız birini reklamında oynatan tek bir firma söyleyebilir misin? Tabii ki hayır! Zeka, bir insanı etkilemek için tek başına asla yeterli değildir. Ama dış görünüş bir insanı etkileyebilmek için zekaya gerek duymadan tek başına etkileyici olabilir. Neyse ki iyi bir oyuncuydum. Ve en önemlisi; gördüğün gibi yakışıklıyım, insanlara güven veren hatta kadınları epeyce etkileyen bir gülüşüm var. Hem bu işi yaparken insanlara yalan söylememe gerek de olmadı. Kendi hikayemi biraz süslemem yeterliydi. Banyoya gidip günlerdir dokunmadığım sakallarımı kestim, güzelce giyindim ve aynanın karşısına geçerek rolümün provasına başladım. Dur sana da göstereyim.

- Ayağa kalkma otur yerine.

- Hadi ama. Canımı sıkmayacağın konusunda anlaşmıştık. Başlıyorum. Bir alkış alayım. “Merhaba hanımefendi. Rica etsem telefonunuzla eşimi arayabilir miyim? Bugün hayatımın en kötü gününü geçiriyorum sanırım. Önceden haber vermeden beni işten çıkardılar da, çok şaşkınım. Tabii şirket telefonu, yemek ve yol kartlarımın tümünü aldılar. Ben de sabah aceleyle çıkıp yanıma hiç para almamışım. Yol ve yemek kartı olunca insan pek paraya ihtiyaç duymuyor. Telefonunuzdan eşimi arayabilirsem gelip beni almasını rica edeceğim. Çok teşekkürler. Maalesef açmadı. Hayır hayır paranızı alamam. Ben bir şekilde hallederim. O zaman bana hesap numarası verin lütfen. Size geri ödemek isterim.” Nasıl beğendin değil mi? Ben de beğenmiştim. Sokaklara çıkmaya hazırdım. Dediğim gibi yakışıklılık ve rol yeteneğim vardı. Çok şık bir iş adamı gibi giyinmiştim. Dolayısıyla kimse cebinden çıkarıp bozuk para vermeyi kendine yediremediğinden kısa sürede çok para topladım. Ama bende de zeka eksikti. Hiç durmadan aynı zengin mahallelerinde rol yapacak kadar aptaldım ve bir hafta sonra yakalandım. Ama iyi para kazanmıştım. Her gün simit yemek zorunda değildim, kendime uzun süre ziyafet çekebildim. Sonra bir gece bir film izledim. Yıllarca bilgisayar programcılığı yapmama rağmen korkaklığımdan hiç bulaşmadığım karanlık ağ konusunu anlatıyordu. Hiç duymuş muydun bu karanlık ağı? Tabii ki duymuştun. Sonuçta polissin değil mi? Karanlık ağ denilen boklu kuyu insanın nasıl bir yaratık olduğunu deneyimleyebileceğin tek yerdir aslında. Aklına gelebilecek her türlü pisliğin döndüğü bir kara kutu... Arama motorlarının indeksleyemediği dipsiz bir kuyu... Çocuk pornoları, işkence görüntüleri, kumar, yasal olmayan ürünlerin satışı ve hatta kiralık katil bile bulabileceğin bir kuyu. Başlarda planım çok başkaydı. Orada olanları takip edecek, polisle koordineli çalışacaktım. Ama bunu paramı elime alıp sorduğumda cevabı hayır oldu. Tanrının benimle nasıl bir planı olduğunu anlayamamıştım. Soruyu yanlış sorduğumu düşündüm. Biraz daha spesifik olmaya çalıştım. “Sitelerdeki çocuk pornolarını bulacak ve bunları yayınlayanları polise şikayet edeceğim. Tamam mı?” Cevap değişmemişti. İnan bana hepsini tek tek sordum. Katilleri, uyuşturucu satıcılarını, kadın pazarlayanları hepsini… Tanrı bu işlerin içinde olmamı kesinlikle istemedi. Neden biliyor musun? Çünkü Tanrı benim bilmediğim bir şeyi çok iyi biliyordu. Tüm polislerin o karanlık ağın içindeki en büyük uyuşturucu satıcısı, kiralık katil ve pornocu olduğu gerçeğini… Hoop vuracak mısın bana? Kendine gel. Yalan mı? Bu kadar kızmanın bir sebebi olmalı! Yoksa sende mi takılıyorsun oralarda?

- Muhabbeti bırak ve sadede gel.

- Bu işlere girmem istenmediğine göre doğru yoldaydım. Hayal dünyasında yaşamıyordum. Gerçekten bana yol gösteren bir Tanrı vardı. Bilgisayarı kapadım. Param bitmek üzereydi ve henüz kendime Tanrının onayladığı bir iş bulamamıştım. O gün eski karım aradı. Hafta sonu çocukları bana bırakmayı teklif etti. İnanamamıştım. Ama hemen evet diyemezdim. Sonuçta artık yanlış yapmak istemiyordum. Ayşegül telefonda bana kaçta nerde buluşacağımızı anlatırken ben paramı fırlattım. “Hayır” dedim. Eski karım ne diyeceğini şaşırdı. Önce dalga geçtiğimi sandı. Ona anlatmaya karar verdim. Param da anlatmam gerektiğini belirtmişti. Sonuç olarak hem çocuklarımı göremedim hem de karım delirdiğimi, bir daha asla hiçbirinin yüzünü göremeyeceğimi söyledi ve telefonu yüzüme kapattı. İşin aslı pişman değildim. Suçluluk duymuyordum. Param ve Tanrı dışında hiçbir şey umurumda değildi. Son zamanlarda canım sıkılmaya başlamıştı. Yalnızlıktan bıkmıştım. Hayatımda heyecan istiyordum. Bu durumda olmama sebep olan herkesten intikam almak istiyordum. Üstelik paraya da ihtiyacım vardı. Sözünden çıkmadığım Tanrı bu duruma da bir çözüm bulmalıydı. Hem para kazanacağım, hem heyecan yaşayacağım hem de yalnızlığıma çare bulacağım bir yöntem olmalıydı. Tüm isteklerime çok kısa sürede ve riski azaltmak için çok az soru sorarak sahip olmalıydım. Sabretmekten, kaybeden taraf olmaktan bıkmıştım. İyi insan olup ezilmekten de… O yüzden ilk sorum hazırdı. Beni ezenlere karşı gelmenin zamanı gelmiş miydi? Mesela patronum. Üzerimden çok yüksek miktarda para kazanmış, projeyi stajyerlere öğrettiğim anda beni postalamıştı. Karma filan yalandı. Eğer gerçekten herkes hak ettiğini yaşasaydı benim yerime o dinsiz imansız, yalancı herif sürünürdü. Karmanın işlemesi için korkakların ve yenilenlerin ayaklanması şarttı. Bu da benim sayemde olacaktı. Ben karmaydım! Bunu ben söylemiyorum. Paramın tura gelmesini sağlayan Tanrı söylüyor. Eski patronumun karısı gözümün önüne gelince kendi kendime gülümsedim. Hem güzeldi, hem zengindi hem de intikam almak istediğim herkesi kapsayacak biriydi. Karım ondan nefret ederdi. Patronum karısıyla ilişkim olduğunu duysa delirirdi. Üstelik bir de parasını çalacaktım. Kendi kendime bir kahkaha attım. Peki bu beni kötü bir insan yapar mıydı? Önce kötülüğü tanımlamak lazımdı. Mesela seni hiç durmadan aldatan karını aldattığında kötü olur muydun? Ya da yıllarca emek verdiğin bir işten hakkını almadan atıldığında o şirketin sana olan borcunu vermesini sağlamak kötülük müydü? Ne dersin? Patronumun karısını düzmek ve hakkım olan parayı almak kötülük müydü? Hadi ama monolog yapmaktan sıkıldım. Zaten uzun zamandır yalnızım. Bana fikrini söyle.

- Konuştuğumda da sus diyorsun. Madem fikrimi sordun söyleyeyim. Sen düzen sağlayıcı değilsin.

- Bak lafı çeviriyorsun. Kötülük diyemiyorsun. Neden biliyor musun? İyilik ve kötülük görecelidir. İşte bu yüzden insanoğlunun asla iyi bir dünyada yaşaması mümkün değildir. Herkesin yaptığı kötülük için bir bahanesi vardır. Yapılan her iyiliğin bahanesi olduğu gibi… Neyse uzatmayalım. Sabah eski patronumun ofiste olduğu bir saatte evinin kapısını çaldım. Evinin her karışını ezbere biliyordum. Çünkü o eve güvenlik sistemini bile ben kurmuştum. O kadar güven problemi vardı ki ev güvenlik sistemi kurucularına bile güvenmezdi. Salak! Kapıyı hizmetli açtı. O da beni tanırdı. İşten kovulduğumdan da muhtemelen haberi yoktu. Çünkü sistemi kontrol etmem lazım dediğimde beni hemen içeri almıştı. “Gülizar Hanım yok mu?” diye sordum. Evde olduğunu söylediğinde kalbim o kadar heyecanla atmaya başladı ki ben bile nedenini anlayamadım. Galiba hayatımda ilk defa yasak bir şeye göz dikmenin heyecanıydı. Adem ile Havva’nın ne hissettiğini anlamıştım. İnsanların neden yasak dendiğinde tersini yapma eğiliminde olduklarını anlamıştım. Ah o heyecan. Cehennemin kapılarını aralamasına rağmen insanın karşı koyamadığı o heyecan… Gülizar geldi. Şaşırmıştı. Lafı uzatmadım. “Seninle sevişmek için buradayım” dedim. Ah o anda yüzünün aldığı şekli görmeliydin. Aylarca her ofise geldiğinde göz süzen karı şimdi karşımda buz kesmişti. Ama çabuk kendine geldi. Yüzüne bir sırıtma yayıldı. Şimdi söylesene bana nasıl olur da bunu Tanrının istemediğini düşünebilirim. Kadın eğer tereddüt etseydi veya beni evinden kovsaydı paramın beni yanlış yönlendirdiğini düşünmeme sebep olabilirdi. Ama dedikleri hep çıkıyordu. Gülizar hiç zorluk çıkarmadan benim oldu. Nasıl arzuyla seviştiğimizi görsen Tanrının Mesih’i yeniden dünyaya getirmek için bizi kullandığına şahit olabilirdin.

- Hizmetli sizi görmedi mi?

- Görmez olur mu? Ama umurunda bile olmadı. Muhtemelen bu duruma alışıktı. İşimiz bittikten sonra salona geçip oturdum. Gülizar gitmem için gözümün içine bakıyordu. Çünkü saat geç olmuştu. Kocasıyla yatağına aldığı erkekleri bir araya getirecek kadar da basitleşmemişti. Ya da göz görmeyince gönül katlanır düşüncesiyle herkes kendi işine bakıyordu. Yeter ki ortaya çıkmasındı. Ama benim planım çok başkaydı. Telefondan inleme seslerini açtım. Sevişmemiz boyunca sesimizi kayda almıştım. Gülizar’ın yüzünü görmeliydin. Şehvetle kurduğu cümleler arasında kocamdan çok daha iyisin demese belki biraz gülümseyecek ve beni evden siktir edecekti. Ama yapamadı. Onun yerine kasayı açtı ve ben de içinde ne varsa topladım. Biraz dolar, bolca pırlanta ve altın. Ama neyi fark ettim biliyor musun? Bana kasanın şifresini korktuğu için vermemişti. Bu olay onu daha çok tahrik etmişti. Çünkü kasayı soyduktan sonra benimle bir daha sevişti. Ben de kocasından hırsımı almak için evden çıkarken ses kaydını yolladım. Heyecan, para, aşk hepsine aynı anda sahip olmuştum. Bu yaşıma kadar bundan daha mutlu olduğum tek gün annemin aylarca para biriktirerek bana Beşiktaş forması aldığı gündü.

- Bana neden eski patronunu öldürdüğünü anlatacak mısın? İnan bana mutluluğunla zerre ilgilenmiyorum.

- Ama kalbimi kırıyorsun. Ben buraya yalnızca kaybettiğim paramı bulmanız için gelmişken sana tüm olanı biten anlatıp bir katil olduğumu itiraf ediyorum. Seni bir davadan kurtarıyorum. Bana böyle mi teşekkür ediyorsun? Sorduğun sorunun cevabı çok basit. Tanrı onun yaşamasını istemediği için öldürdüm. Dünyada bu kadar bencil ve işe yaramaz insan olmaması gerektiği için öldürdüm.

- Peki başka? Namık Kemal dışında kaç kişiyi öldürdün?

- Dört, yok sanırım beş. Ben saymıyorum. Yalnızca Tanrının buyruklarını uyguluyorum anlıyor musun? Şimdi bir anlaşma yapacağız. Sen önce benim paramı bulacaksın. Ben de sana her şeyi itiraf edeceğim. Bir lira için cinayet itiraf edilir mi diye beni salak yerine koyduğunuza eminim. Ama dediğim gibi o sıradan bir para değil. Ben sıradan bir katil değilim. Size paramı diğer bir liralardan nasıl ayırt edilebileceğinizi söyledim. Yazı tarafını ojeyle siyaha, tura tarafını da beyaza boyamıştım. Sonuçta Beşiktaş’lıyım. Daha da önemlisi her şey ya siyahtır ya beyaz, ya iyidir ya kötü. Ortası yoktur.

- Bahsettiğin para bu mu?

- Param sizde mi? Madem buldunuz neden baştan söylemiyorsunuz? İtiraf etmem için beni kandırdınız mı?

- Günlerdir gittiğin o barın garsonu kimdi sanıyorsun? Sen aptalın tekisin biliyor musun? Tanrının sana bunları yaptırdığına inanan bir hastasın. Paran baştan beri bizdeydi. Buraya gelip senin itiraf etmen için o parayı barda sarhoş olduğun gece aldık. O kadar hastasın ki bir garsonun sözüyle koca bir karakolun senin bir liranın peşine düşeceğine inanıyorsun. O kadar hastasın ki o bir lirayla dünyayı kurtaracağını ve bizi buna ikna edebileceğini düşünüyorsun. Şimdi sor bakalım parana ve Tanrına buradan çıkış var mı? Evet deseler bile inanma. Çünkü burada çürüyeceksin!

- Eğer buradaysam bunun sebebi sizin işinizi iyi yapmanız değil biliyor musunuz? Beni yakaladığınızı sanıyorsunuz. Ama işin aslı öyle değil. Dünya değişecek. Gülizar hamile. Dedim ya Tanrının benimle planları vardı. O günkü sevişmemizin de bir amacı… O Mesih’i doğuracak anlıyor musun? Benim hapse girmemin bile bir önemi yok. Ben Tanrıya güveniyorum. Siz de güvenin. Ve yalnızca olacakları bekleyin. Neden biliyor musunuz? Çünkü size henüz kimleri öldürdüğümü söylemedim.



  • Instagram
  • Twitter
  • Facebook
  • Gri LinkedIn Simge